Slider[Style1]

İkinci Yeni Akımı Nedir? Özellikleri Nelerdir?


Türk Edebiyatının diğer ülkelerin edebiyat literatürüne kıyasla renkli olmasının, kendi içinde çeşitli kollara ayrılmasının sebebi dilimizin genişliği ve edebiyata gönül verenlerimizin rengârenk dünyalarıdır. Bu renkliliklerin içinde yer alan İkinci Yeni Akımı, Garipçiler gibi akımlar bu renklerden yalnızca bazılarıdır.
İkinci Yeni Akımı 1950 yılında Ülkü TamerEdip CanseverCemal SüreyaTurgut Uyarİlhan BerkEce Ayhan ve Sezai Karakoç gibi ünlü şairlerin temsilcisi olduğu,  Garipçilere ve 1940 öncesi toplumcu gerçekçi kuşağına tepki olarak doğmuş bir akımdır. Bu akımdan etkilenen her bir şair, farklı yollar izleyerek, şiirimize yeni imgeler, çağrışımlar ve soyutlandırmalar getirerek edebiyatımıza gerçeküstü şiirler kazandırmışlardır.
İkinci yeni, Garip akımının tersine bir şekilde yola çıkar, anlamca kapalılık, somutlara karşı soyutlamayı getirerek halk şiirine sırt çeviren bir akımdır. İkinci Yeniciler için öncelik biçimdir. Cemal Süreya ‘biçimi önemsiyoruz, bunu da gerekli görüyoruz ’demiştir.
İkinci Yeni, Garipçilerin tersine birbirinden farklı olan şairlerin arayış ve sezgileri ile dağınık uçlar vererek oluşturduğu bir şiir akımıdır. Garip şiirinin zaman içinde yozlaşmasından dolayı bu akımın doğduğu düşünülür.

İkinci Yeni Şiirinin Öne Çıkan Temaları 

Boşluk duygusunun çok fazla yer aldığı, yenilmiş ve bezmiş bir ruh hali, yalnızlık duygusu ikinci yeni şiir akımının öne çıkan temalarıdır. İkinci yeni şiir akımının kapalı üslubu halk folklorundan, türkülerden, doğa güzelliklerinden çok uzaktır. 
İkinci yeni akımı II. Dünya savaşının neden olduğu toplumsal yoksulluk, tek parti yönetiminin dayatmacı politikaları sonucunda bunalıma giren ve kendini ifade etmek isteyen aydınların tarzına oldukça yakındır. İkinci yeni akımcılar kapalı ve kilitli bir dil tarzını tercih ederler.
 İçlerine kapanarak yeni bir dil dünyası kurarlar. Bu şiir dilini anlamak için donanımlı ve kültürlü bir okuyucu kitlesi olmak gereklidir. 

İkinci Yeni Şiir Akımının Genel Özellikleri 

İkinci yeni şiir akımı imgelere kapılarını sonuna kadar açan, sıradanlıktan sıyrılarak edebi sanatlara özgürlük tanıyan bir akımdır. İkinci yeni akımının özellikleri;
Çok geniş bir okuyucu kitlesine sahip olmasa da Türk Edebiyatına yeni bir renk kazandırmıştır
Şiir için şiir anlayışını benimsemiş, toplum, ahlak, gibi konuların şiirlerin dışında tutulması gerekliğine inanmış ve savunmuşlardır.
Anlam bütünlüğü şiir için gerekli değildir inancını savunmuşlardır
İkinci yeni akımın bir diğer inanışı olan şiir öykü anlatmamalı diğer edebi türlerinden kendini net bir çizgi ile ayırmalıdır
Bu nedenden dolayı şiirlerde olay ve konu yer almaz.
Görünümü, eşyayı ve insanı gerçeküstü soyutlamalar ile anlatmışlardır.
İkinci yeni şiir akımcılarına göre şiir ahenk ve ölçü değil musiki ve anlatım zenginliği ile süslenmelidir.
Dadaizm, sürrealizm İkinci Yeni şiir akımına yer yer kaynaklık sağlar.
Oktay Rıfat ise Perçemli Sokak’ı çıkararak bu akıma sonradan dâhil olmuştur.  Çağdaş Türk şiirinin en önemli akımıdır. 

İkinci Yeni Akımının Temsilcileri 

İkinci yeni akımının temsilcileri olan şairlerin dışında daha sonra Garipçilerden olan Oktay Rıfat ve Melih Cevdet katılmıştır. İkinci yeni şiirde duygu ve hayal olgusu ön plandadır. Duyguları ve hayalleri oldukça iyi temsilcilerden oluşması tesadüf değildir.
Cemal Süreya kendine has söyleyişleri ve şaşırtıcı betimlemeleri ile zengin bir diriliğe sahip imgeleri ile ikinci yeni akımının en güzel örneklerini sunmuştur. Cemal Süreya kendi kültür birikimi ve kendine özgü bir anlatım tarzı ile bütünleşmiş şiirlerdir.
Beni Öp Sonra Doğur Beni
Şimdi,
Utançtır tanelenen sarışın çocukların başaklarında.
Ovadan Gözü bağlı bir leylak kokusu ovadan,
Çeviriyor o küçücük güneşimizi.
Taşarak evlerden taraçalardan
Gelip sesime yerleşiyor sesimin esnek baldıranı
Sesimin alaca baldıranı
Ve kuşlara doğru
Fildişi: Rüzgarın tavrı
Dağ: Güneş iskeleti
Tahta heykeller arasında 
Denizin yavrusu kocaman
Kan görüyorum taş görüyorum
Bütün heykeller arasında
Karabasan ılık acemi
-Uykusuzluğun sütlü inciri-
Kovanlara sızmıyor.
Annem çok küçükken öldü, beni öp sonra doğur beni.
Turgut Uyarın ölçülü ve uyarlı olan ilk şiiri Yol Yedigün Dergisi'nde çıkmıştır. İkinci yeni akımının şairi olarak tanınmak istemese de yazdığı şiirlerde kullandığı dil ve betimlemeler ile bu akımın öncülerindendir. Şiirlerinde devamlı bir arayışta olan Turgut Uyar, Divan ve Halk şiirlerinden yararlanmayı bile denemiş ve sonra kendi şiirini oluşturmuştur.
Tut Ki Ben
Tut ki sen bir şiiri çok iyi yazsan
Ya da çok iyi bir şiir yazsan
Bir saatin aralıksız işleyişi
Bir çocuğun bir sokak kedisini sevişi
Bilmem ki, sanki güzel bir akşam gibi
Onun için her akşamı iyi yaşamalıyım
Yani kıskanılan onu
Demek istediğim hepsi.
Sezai Karakoç ikinci yeni tarzından yararlanarak özü İslami olan mistizmle etkisinde şiirler yazdı. Devlet ve millet temalı şiirlerine oldukça farklı boyutlar getirmiştir. Özellikle Şahdamar ve Köpükten eserlerinde kapalı bir anlatım eşliğinde ikinci yeni akımı şairleri gibi zengin imge ve serbest çağrışımlar içerir.
Mona Roza
Mona Roza, siyah güller, ak güller
Geyvenin gülleri ve beyaz yatak
Kanadı kırık kuş merhamet ister
Ah, senin yüzünden kana batacak
Mona Roza siyah güller, ak güller

Ulur aya karşı kirli çakallar
Ürkek ürkek bakar tavşanlar dağa
Mona Roza, bugün bende bir hal var
Yağmur iğri iğri düşer toprağa
Ulur aya karşı kirli çakallar

Açma pencereni perdeleri çek
Mona Roza seni görmemeliyim
Bir bakışın ölmem için yetecek
Anla Mona Roza, ben bir deliyim
Açma pencereni perdeleri çek.

Zeytin ağaçları söğüt gölgesi
Bende çıkar güneş aydınlığa
Bir nişan yüzüğü, bir kapı sesi
Seni hatırlatıyor her zaman bana

Zeytin ağaçları, söğüt gölgesi
Zambaklar en ıssız yerlerde açar
Ve vardır her vahşi çiçekte gurur

Bir mumun ardında bekleyen rüzgar
Işıksız ruhumu sallar da durur
Zambaklar en ıssız yerlerde açar
Geçtiğimiz günlerde yaşama veda eden büyük şair Ülkü Tamer ilk kitabı olan Soğuk Otların Altında ve sonraki şiirlerini ikinci yeni akım tarzını duyarlılık yansıtan soyutlamalar ve özgün imge anlayışı ile yazmıştır.
 Oldukça yalın bir dil kullanan Ülkü Tamer, şiirlerinde zamanla toplumsal kaygıları ağırlık vermiştir.
Güneş Topla Benim İçin
Seher yeli çık dağlara
Güneş topla benim için
Haber ilet dört diyara canım
Güneş topla benim için

Umutların arasından
Kirpiklerin karasından
Döşte bıçak yarasından canım
Güneş topla benim için

Seher yeli yar gözünden
Havadaki kuş izinden
Geceleri gökyüzünden canım
Güneş topla benim için.
İlhan Berk ilk şiirlerini Manisa Halkevi tarafından çıkarılan Uyanış dergisinde yer aldı. Şiirlerinde ses ve müzik kullanmaktansa anlamca kapalı şiirler yazmıştır. İlhan Berk ressam olmasının yanı sıra, sıradışı bir şair olduğunu kendi kendine sapkın nakkaş olarak isimlendirerek Türk şiirine yeni bir boyut kazandırmıştır. 
Ne Böyle Sevdalar Gördüm Ne Böyle Ayrılıklar
Ne zaman seni düşünsem 
Bir ceylan su içmeye iner 
Çayırları büyürken görürüm
Her akşam seninle 
Yeşil bir zeytin tanesi 
Bir parça mavi deniz 
Alır beni
Seni düşündükçe 
Gül dikiyorum elimin değdiği yere 
Atlara su veriyorum 
Daha bir seviyorum dağları.
İkinci yeni akımının en özgün örneklerini okurlara sunan Edip Cansever şiirlerinden sevinç duygusu zaman içinde yerini bunalımı toplumsal kaygı ve yıkıcı bir umutsuzluğa bırakmıştır. 
Diğer ikinci yeni akım temsilcileri gibi anlamsızlığı hiçbir zaman savunmadı. Yazdığı şiirler kapalı, anlaşılması güç olsa da daha sonraları anlamdan ayrılmayan şiir türüne yöneldi.
Yerçekimli Karanfil
Biliyor musun az az yaşıyorsun içimde 
Oysaki seninle güzel olmak var 
Örneğin rakı içiyoruz, içimize bir karanfil düşüyor gibi 
Bir ağaç işliyor tıkır tıkır yanımızda 

Midemdi aklımdı şu kadarcık kalıyor.
Sen o karanfile eğilimlisin, alıp sana veriyorum işte 
Sen de bir başkasına veriyorsun daha güzel 
O başkası yok mu bir yanındakine veriyor 
Derken karanfil elden ele.

Görüyorsun ya bir sevdayı büyütüyoruz seninle 
Sana değiniyorum, sana ısınıyorum, bu o değil 
Bak nasıl, beyaza keser gibisine yedi renk 
Birleşiyoruz sessizce.
Ece Ayhan şiirlerinin kilit noktasını dil olarak tanımlamıştır. Şiirleri okuyucuları şaşırtma ve anlayışı üzerinden bezelidir. Asım Bezirci Ece Ayhan’ı ikinci yeninin n özgün temsilcisi olarak değerlendirir. 
Sürrealist teknikleri şiirlerinden en muntazam kullanan şairdir. 
Mor Külhani
1.Şiirimiz karadır abiler
Kendi kendine çalan bir davul zurna
Sesini duyunca kendi kendine güreşmeye başlayan
Taşınır mal helalarında kara kamunun
Şeye dar pantolonlu kostak delikanlıların şiiridir
Aşk örgütlenmektir bir düşünün abiler
2.Şiirimiz her işi yapar abiler
Valde Atik'te Eski Şair Çıkmazı'nda oturur
Saçları bir sözle örülür bir sözle çözülür
Kötü caddeye düşmüş bir tazenin yakın mezarlıkta
Saatlerini çıkarmış yedi dala gerilmesinin şiiridir
Dirim kısa ölüm uzundur cehennette  herhal abiler
3.Şiirimiz gül kurutur abiler
Dönüşmeye başlamış Beşiktaşlı kuşçu bir babanın
Taşınmaz kum taşır mavnalarla Karabiga'ya kaçan
Gamze şeyli pek hoş benli son oğlunu
Suriye hamamında sabuna boğmasının şiiridir
Oğullar oğulluktan sessizce çekilmesini bilmelidir abiler. 
İkinci yeni akımın öncülerinden sayılan Edip Cansever, Turgut Uyar, Cemal Süreya bu akımı kabul etmemektedirler. Bundan yıllar evvel Tomris Uyar tarafından gerçekleştirilen açık oturumda şu konuşmalar geçmiştir.
Tomris Uyar:  İkinci yeni olayına açıklık getirebilirsiniz?
Cemal Süreya: Oktay Rıfat ikinci Yeni’yi ben kurdum diyor. İyi de biz 1950 yılından sonra başlıyor şiirlerimiz ama kitap çıkarmıyoruz. 
Oktay Rıfat ise perçemli sokağı 1956’da çıkarıyor kitapta yer alan şiirlerin hiç biri önceden yayınlanmıyor. Bir ön sözle akımı üstlenmeye kalkıyor. Yeditepe şiir ödülünü aldıktan sonra kendisi ile yapılan bir konuşma da Şiir Nedir? 
Sorusuna Halkın Sosyal dertlerine deva bulmaktır diye cevaplıyor Rıfat. Bundan 3 ay sonra da yeni akımı kurduğunu iddia ediyor. Bu konuyu Oktay Rıfat’ın takvim yanlışlığına verirsek eğer demek ki şiirlerini önce dergilerde yayınlanan bizim şiirlerimize göre yazmış. 
Ayrıca oldukça mekanik şiirlerdir ve tam oturmamıştır. 
Edip Cansever: Bende a dergisinde söyledim.  Toparlayacak olursam ikinci yeniliği kabul etmiyoruz hiçbirimiz fakat tutalım ki kabul ettik. 
Bizler belli bir kuramdan yola çıkmıyoruz ki bu kurama uygun olanı öncelikle Oktay Rıfat bulmuş olsun mantığa uygun değil. Hepimizin şiiri başka bir şiir ortak bir kurama bağlayamayız olmayan bir şey daha önce nasıl yapılabilir?
Bir dönem büyük ses getiren ikinci yeni akımı hakkında, merak edilenleri bir araya toplayarak Türk Edebiyatının başka bir rengini anlatmaya çalıştık. 


Yayınlar hakkında görüş ve düşüncelerinizi yorum olarak yazabilir, bloğumu takibe alabilir, mail listemize kaydolabilirsiniz. Beğendiğiniz yazıları sosyal sitelerde paylaşarak dostlarınızı haberdar edebilirsiniz. Geldiğiniz için teşekkürler.

BİLMEK (Küçürek Öykü)


hiçkimsenin bilmediği bir şeyi biliyordu. O bildiği şey, onun varolma amacının parçasıydı. Her gün çekçekiyle sokaklarda topladığı hurdalarla geçimini sağlıyor; gecenin geç saatinde, evim dediği harabeye dönüyordu. Kimsenin bilmediği şey, "onun kendi hayatının tanrısı olduğuydu" Çekçeki tanrısal bir araçtı. Harabe bile olsa bir evi ve düşleri vardı.
Sürekli düş kurardı. Bir gece mutlu bir düşün içine bıraktı kendini. O kadar renkli bir düştü ki bu; bir daha çıkmadı.
Sabah kimliksiz bir ceset, şehir morguna götürülüyordu.



Yayınlar hakkında görüş ve düşüncelerinizi yorum olarak yazabilir, bloğumu takibe alabilir, mail listemize kaydolabilirsiniz. Beğendiğiniz yazıları sosyal sitelerde paylaşarak dostlarınızı haberdar edebilirsiniz. Geldiğiniz için teşekkürler.

YALNIZLIK DOMİNOSU (Küçürek Öykü)


Bu büyük kente geldiğinden beri, yalnızlık hissi dahada büyümüştü. Günün yorgunluğuyla bitkin bedenini kanepeye yığılırcasına bıraktı. Akşamın geç saatinde, çay bardağına yarısına kadar rakı koydu, diğer yarısını suyla doldurdu. Yalnızlığının duru beyazlığı bardağa dolmuştu. 
Bir yudum aldı rakıdan, yüzü buruşur gibi oldu ve arkasından bir kaşık yoğurt attı ağzına. Gözleri camdan dışarıya kaymıştı; orada da yalnızlığının yalın beyazlığı vardı hem de kentin her yerini kaplayan bir beyazlıktı bu. Bir yudum daha beyazdan, bir yudum daha.
Gece yarısını geçe yatağına uzandı çakırkeyf olmuş kafasıyla. Aklından, o kadının yüzü gitmiyordu. Köprünün orta yerinde, parmaklıklara tutunmuş ve onu ikna etmeye çalışan polise yaşlı ama gülen gözlerle bakıyordu. Birden polise son sözlerini söyledi:
-Ben gidiyorum, cami avlusundaki bebeğime iyi bakın. Hayat belimi büktü ben bakamadım.




Yayınlar hakkında görüş ve düşüncelerinizi yorum olarak yazabilir, bloğumu takibe alabilir, mail listemize kaydolabilirsiniz. Beğendiğiniz yazıları sosyal sitelerde paylaşarak dostlarınızı haberdar edebilirsiniz. Geldiğiniz için teşekkürler.

Kartacalı Hannibal ve Mustafa Kemal Atatürk


Kartacalı Hannibal, tarihte bilinen en büyük komutanlardan birisidir. Hannibal’ı eşsiz yapan ve tarihin farklı dönemlerinde sahneye çıkmış diğer komutanlardan ayıran yönü ise uyguladığı savaş stratejileridir. Fakat diğer yandan Kartacalı Hannibal’a baktığımızda tarihte ses getirmiş ilk büyük anti-emperyalist komutandır. Emperyalist Roma’ya karşı büyük savaşlar vermiş ve birçoğunda bugün halen ses getiren ve tarihin akışını değiştirecek zaferler kazanmıştır. Mustafa Kemal Atatürk ile ilk ortak yönü budur. Her iki komutan da emperyalist devletlere karşı savaşarak tarih sahnesine çıkmış ve eşsiz stratejileriyle büyük zaferler kazanmışlardır. Fakat benim bu yazıda anlatmak istediğim sadece Kartacalı Hannibal’ın ve Mustafa Kemal’in ortak yönleri değil.

Kartacalı Hannibal, daha çok erken yaşlarda, henüz bir asker değilken, babasına ömür boyunca Roma’ya karşı kin besleyeceğine ve Roma’nın en büyük düşmanı olacağına dair yemin etmiştir. Çünkü Emperyalist Roma, Kartaca Medeniyetiyle Akdeniz üzerinde büyük bir çekişme içerisindedir ve Kartacalı Hannibal’ın babası daha önce birçok kez Roma’ya karşı savaşmış ve büyük yenilgiler almıştı. Hannibal büyük bir komutan haline gelip ordusunun başına geçtiğinde Emperyalist Roma ve Kartaca İmparatorluğu arasındaki çekişmeler son hızıyla devam ediyordu. Kartacalı Hannibal, Roma orduları ile savaşmaya karar verdiğinde bu savaşın Roma topraklarında olması gerektiği fikrini yürüttü. İşte tam da bu noktada eşsiz dehasını ve cesaretini kullanarak 20.000 piyade, 6.000 ağır süvari ve ordusunu diğer ordulardan farklı kılan savaş fillerini Kuzey Afrikadan, bugünkü İspanya topraklarına taşıyarak Roma’ya doğru yürütmeye başladı. Özellikle sıcak iklime alışkın piyade birliklerini ve fillerini, soğuk ve 3000 metreye varan yükseklikleriyle, karla kaplı Pirene dağlarından yürütmeye çalışmak oldukça çılgınca ve cesaret isteyen bir harekettir. Fakat Kartacalı Hannibal büyük zorluklara rağmen bunu başardı ve büyük kayıplar vererek ordusuyla Avrupa kıtasının ortasında bir duvar gibi yükselen soğuk ve karlı Alpler’i aşmayı başardı. Bu durum karşısında şaşkına dönen Roma ordusuyla 2 kez karşılaştı ve Roma’yı büyük bir bozguna uğrattı. Fakat Afrika’daki 3. Pön savaşında senato karışıklıkları sebebi ve Kartaca devlet adamlarının kendisini arkasından vurmasıyla Roma karşısında büyük bir yenilgiye uğradı. 3. Pön savaşından sonra Emperyalist Roma bölgenin büyük hakimi oldu. Kartacalı Hannibal ise Anadolu’ya sürgüne gönderildi. Fakat Roma için hiçbirşey henüz bitmemişti. Kendilerine birçok kez büyük yenilgiler yaşatan Kartacalı Hannibal korkusu hiç sönmedi. Kartacalı Hannibal mutlaka öldürülmeliydi. Hannibal sürgün yıllarında Bitinya’da, bugünkü ismiyle Gebze’de bulunan Bitinya saraylarında askeri danışmanlık yaptı. Fakat Bitinya’nın kendisini Roma’ya teslim edeceğini anladığında kendisini zehirleyerek Roma’ya teslim olmamak adına yaşamına son verdi. Kartacalı Hannibal’ın mezarının nerede olduğu bilinmiyor fakat ölüm yeri olan Gebze’de anısına dikilmiş bir Kartacalı Hannibal heykeli bulunmaktadır.


Peki bu heykeli Gebze’ye kim diktirdi? 1937 yılında, Mustafa Kemal Atatürk, Kartacalı Hannibal anısına, öldüğü yer olan Gebze’ye, Kartacalı Hannibal heykelini diktirdi. Kuşkusuz Mustafa Kemal Atatürk, Kartacalı Hannibal’ı çok iyi tanıyan bir komutandı. Askeri okulda eğitim gördüğü sırada Kartacalı Hannibal’ın stratejilerini öğrenmiş ve içinde bu büyük komutana karşı büyük bir sevgi oluşmuştu. Diğer yandan Kartacalı Hannibal’ın savaş stratejilerinden birçoğu Kurtuluş savaşımızda Yunan ordularına karşı başarıyla kullanıldı ve Yunan ordularına karşı büyük zaferler kazanmamızı sağladı. Mustafa Kemal de büyük ihtimalle Kartacalı Hannibal ile arasındaki ortak yönleri biliyordu. Her ikisinin de Emperyalist devletlere karşı savaştıklarının farkındaydı. Bu yüzden Hannibal’ın heykelini öldüğü yere diktirerek ona olan saygısını göstermiş ve topraklarımızda yatan bu büyük, cesur ve emperyalist güçlere karşı savaşmış komutana gereken değeri vererek O’na sahip çıkmıştır. Aynı, Çanakkale zaferinden sonra “Hektor’un intikamını aldık” diyerek, emperyalistlere karşı Troya’da savaşmış büyük Anadolu komutanı, Hektor’a sahip çıktığı gibi…
Son yıllarda Gebze’de şans eseri bulunan eski bir mezarın Kartacalı Hannibal’a ait olduğu düşünülüyor.



Yayınlar hakkında görüş ve düşüncelerinizi yorum olarak yazabilir, bloğumu takibe alabilir, mail listemize kaydolabilirsiniz. Beğendiğiniz yazıları sosyal sitelerde paylaşarak dostlarınızı haberdar edebilirsiniz. Geldiğiniz için teşekkürler.

Kartacalı Hanibal


Hannibal Kimdir? Hannibal hikayesi nedir? Roma'nın düşmanı Kartacalı Hanibal...

Hannibal (Hanibal, Anibal), M.Ö. 246 ile M.Ö. 183 yılları arasında yaşamış Sami ırkından gelen Kartacalı politikacı ve general.

İlk yılları 
Ünlü Kartacalı komutan Hamilcar Barca'ın oğlu olan Hannibal, küçük yaşlarda babasının isteğiyle, Roma'ya karşı her zaman kin duyacağına dair ant içti. Kısa bir süre sonra babasının ölümünü müteakiben, eniştesi ve kardeşinin yardımıyla asker oldu.


Askeri hayatı [değiştir]
Hannibal; tüm zamanların en büyük askeri dehalarından biridir. Hannibal, Scipio ve Philopoemen ile birlikte çağının üç büyük generalinden biriydi.

Scipio onu şimdiye kadar yaşamış en büyük generallerden biri olarak kabul eder, Epirli Pyrrhus'u ikinci sıraya yerleştirir, kendisini de üçüncü olarak kabul eder.Aynı sıralama Hannibal'a sorulduğunda o, Büyük İskender'in en büyük general olduğunu söyler. İkinci olarak Pyrrhus'u gösterir, kendisini de üçüncü sıraya koyar. 
Askeri tarihçi Theodore Ayrault Dodge Hannibal'ı "Stratejinin Babası" olarak nitelendirir ve en büyük düşmanı olan Roma'nın bile onu yine kendi taktikleriyle alt ettiğini belirtir.
Roma'nın en büyük düşmanı olarak 2. Pön Savaşı'ndaki başarılarıyla tanınmıştır. Filleri içeren ordusuyla İber Yarımadası, Pireneler ve Alpler'den kuzey İtalya'ya girmiş ve Romalıları birkaç önemli savaşta yenerek, Roma'nın askeri gücünü tamamen ortadan kaldırmış, ancak daha sonraları Spartaküs'ün düştüğü yanlışa benzer olarak, Roma'yı ele geçirmemiştir.
Kartacalıların yönetici sınıfı daha iyi diplomat ve Roma senatosu daha az inatçı olsaydı, Hannibal'ın askeri başarılarının ardından Roma tamamen ortadan kaldırılabilecekti. Ancak, kendini toparlayan Romalılar Kartaca'ya saldırdı. İtalya'da bulunan Hannibal Kartaca'ya dönerek Romalılarla son kez savaştı ve yenildi. Kartaca ordusu Romalılar tarafından ezildi ve kent baştan sona yıkıldı.


Sürgün ve ölümü 
Hannibal - İki gümüş sikke, M.Ö. 230, British Museum 

Kendini karşı yükselen muhalefet yüzünden gönüllü sürgüne giden Hannibal, önce Selevkos İmparatorluğu olmak üzere Ermenistan'a ve Bitinya'ya giderek buradaki saraylarda askeri danışmanlık yaptı. Bitinyalı yetkililer tarafından Romalılara teslim edileceğini anlayınca yüzüğünde taşıdıgı bilinen zehiri içmek suretiyle intihar ederek yaşamına son vermiştir. 
Mezarı bilinmemekle beraber, ölüm yeri olan Gebze'de bulunan Tübitak yerleşkesinde kendi anısına yapılan bir heykel bulunmaktadır. Heykel 1937 yılında Atatürk'ün girişimleri sonucu yapılmıştır. Daha sonrada Gebze yerleşkesine su getirme çalışmaları sırasında bulunan bir mezarın Hannibal'a ait olduğu zannedilmektedir.

Etkileri 
Hannibal dünyaca ünlü bir komutan ve askeri strateji konusunda çok bilgili biridir. Hatta Hannibal Barca'nın savaş stratejilerinden bazıları Kurtuluş Savaşı'nda da Yunanlılara karşı başarıyla kullanılmıştır. Savaş tarihçisi Theodore Ayrault Dodge, ona "askeri stratejinin babası" unvanını vermiştir; çünkü en büyük düşmanı olan Roma bile onun savaş taktiklerini kullanmıştır. Hannibal'ın yaşamı ve savaşları birçok belgesel ve filme konu olmuştur.



Yayınlar hakkında görüş ve düşüncelerinizi yorum olarak yazabilir, bloğumu takibe alabilir, mail listemize kaydolabilirsiniz. Beğendiğiniz yazıları sosyal sitelerde paylaşarak dostlarınızı haberdar edebilirsiniz. Geldiğiniz için teşekkürler.

Pirus Zaferi


Milattan Önce üçüncü yüzyılın başında, Kartaca dünyanın süper gücüydü. Roma’nın henüz esamesi bile okunmuyordu. Büyük İskender MÖ 323’te ölmeden hemen önce yaşamının en büyük hayali olan Kartaca’yı fetih konusunda planlar yapıyordu. Roma’nın İskender’in umurunda ya da farkındalığında olduğuna ilişkin bir gösterge ise yok. Romalılar, yüzyıllarca, İtalya yarım adasını orta ve kuzeyinde ‘Latium’ olarak adlandırılan coğrafyalarındaki şehir devletlerinde yaşadılar. Deniz aşırı hiç bir aktivitleri yoktu. Nitekim Akdeniz’in güneyindeki Kartaca ile ilk savaşlarına tek bir gemileri bile olmadan gireceklerdi. Romalıların, İtalya yarımadasının en güney ucuna ilk indikleri zamandı bu.

Çizme’nin güneyindeki Yunan kolonileri bölgeyi Helen Dünyası’nın parçası olarak görüyorlardı. Buralarda, ‘civil (Helenleşmiş)’ insanlar yaşıyordu onlara göre.  İtalyan Yunanlıları, Romalıları, ‘Barbar’ olarak adlandırıyordu. Çünkü, Romalıların dilini anlamıyorlardı ve Latince’nin iptidai hali olan bu dil Yunanlıların kulağına, ‘bar bar bar bar’ sesli bir gürültü gibi geliyordu.   

İtalyan Yunanlılar, Barbarları (Romalılar), yarımadanın güneylerinden uzak tutmak gerektiğine inandılar. Adriyatik Denizi’nin karşısında bugünkü Arnavutluk-Makedonya hattında kurulu Yunan hükümdarlığı Epir’in şan şeref düşkünü kralı Pirus’tan(Pyrrhus) yardım istediler. Yarım adanın lideri olmaya çok hevesli Pirus, bu daveti büyük hevesle kabul etti ve bir çok fil ve 25 bin askerden oluşan ordusuyla İtalya’nın güney ucuna geldi. Böylece Pirus’un ordusuyla Romalılar arasında MÖ 280 – 275 yılları arasında 5 yıl sürecek Pirus Savaşları başladı.

Pirus, gözü karalığı ve savaş yeteneğiyle Romalıları önce Heraklia savaşında yendi. Zafere rağmen kendisi de oldukça fazla askerini kaybetti. Ancak, hesapta olmayan bir şey oldu. Romalılar yenilmelerine rağmen çok inatçı ve dirençli çıktı. Üstelik, yarım adanın güneyindeki İtalik’ler de Pirus’un hesapladığı gibi ona değil, Romalılara katıldı. Dahası Romalılarda Pirus’un sahip olmadığı kadar insan kaynağı vardı. Kayıplarını anında telafi edebiliyorlardı.

Küçük çaplı çatışmalardan sonra iki ordu arasındaki ikinci büyük savaş Askulum’da meydana geldi. Pirus’un ordusunda o zamanın en etkili askeri gücü olan filler vardı. Romalılar ise daha çok kalabalık bir gerilla ordusu gibiydi. Romalılar, Pirus’un asıl gücü görünen unsurları yanı filleri hedef aldılar. Attıkları kızgın oklar ve uzun mızraklarıyla filleri kızdırıp  panikletmeyi başardılar. Dev cüsseli hayvanlar etraflarındaki herkesi ezmeye başlayınca Pirus da büyük kayıp verdi. Zor bela da olsa Romalıları püskürtmeyi başardı ve ‘meydan’daki zaferi kazandı. Antik Yunanlı tarihçi Plutark’ın kaydettiğine göre Pirus bu savaşı kazanırken ordusunun büyük bölümünü kaybettiği için, onu tarihe geçirecek şu sözünü söyledi: ‘’Bir zafer daha kazanırsam tamamen biteceğim.’’ İşte bu sözden dolayı, nihai getirisi, kazanma yolunda ödenen bedeli karşılamayan zaferlere siyasi ve tarihi literatürde Pirus Zaferi deniyor. Meydanda zafer gözükür ama daha geniş bir perspektiften bakıldığında bir hezimettir.

Hiç beklemediği kadar güçsüz kalan Pirus, Roma’ya ateşkes ve uzlaşma teklif etti. Ama Roma bu teklifi, sadece Pirus’un Yarımada’yı terkedip evine dönmesi şartıyla kabul edeceğini bildirdi. Pirus için çatışmadaki mevcut tabloyu değiştirebilecek tek bir güç kalmıştı. Dönemin süper gücü Kartaca’ya destek talebinde bulundu. Ancak Yunanlıları daha büyük tehdit gören Kartacalılar Romalılarla ittifakı tercih ettiler ve istediği desteği vermediler.  
Bütün yarım adanın lideri olmayı hayal eden Pirus daha fazla dayanamadı ve yarım adanın güneyini de Romalılara bırakarak kalan az sayıda askeriyle Epir’e geri döndü. MÖ 272’de Argos’ta bir sokak kavgasında bir kadının kafasına attığı taşla öldü. Bu, antik çağın yenilmesi imkansız savaş gücü olarak görülen Yunan ordusu efsanesinin sonu oldu. Romalılar ise 264’te son Etrüsk şehri Volsinii’yi de ele geçirerek yarım adanın tek hakimi haline geldiler.

Roma, Pirus karşısında zaferi nasıl kazandığını unutmadı. Pirus’tan birkaç on yıl sonra Roma’yı yok etmeye gelecek Kartaca karşısında da bu zaferin öğrettiklerini hatırlayacaklardı. Romanın inatçılık, disiplin ve azmini, Kartacalılar bütün Akdeniz uygarlıkları da not etmişti. Çünkü o dönemde ‘sivil’ güçler arasındaki savaşlarda taraflar arasında bir kaç kılıç çatışması yaşandıktan sonra çok fazla insan ölmeden bir taraf pes ediyordu. Helenler arasındaki savaşlar da savaştan çok ‘düello’ veya gösteri gibiydi. Fakat Roma böyle değildi. Roma’nın lugatında pes etmek yoktu. Ve Helenlerden farklı olarak Roma’da genç, yaşlı, kadın herkes askerdi ve kendini feda etmeye hazırdı.
Roma artık tarih sahnesine çıkmaya hazırdı. Tarihin merkezi olan Akdeniz’e açıldıkça süper güçle yani Kartaca ile de karşı karşıya gelmeleri kaçınılmazdı. Tarih boyunca kralların, imparatorların, devlet adamlarının en önemli ders kaynaklarından biri olacak Hannibal’ın öyküsü de bu karşılaşmada yaşanacaktı.


Yayınlar hakkında görüş ve düşüncelerinizi yorum olarak yazabilir, bloğumu takibe alabilir, mail listemize kaydolabilirsiniz. Beğendiğiniz yazıları sosyal sitelerde paylaşarak dostlarınızı haberdar edebilirsiniz. Geldiğiniz için teşekkürler.