Yazarlık Üstüne-1


Yazmak ve Yaratıcı Yazarlık
Bir insan eğitilerek yazabilir mi?

İnternette gezerken bir blogda rastladım: "Madem yaratıcı yazarlığın eğitimini veriyorsun, neden üç kuruşa kurs eğitimi veriyorsun?" Diye soruyordu vatandaşın teki. Bu bir röportajdı. Son söz olarakta; "Ayrıca, yaratıcı yazarlık Allah'a şirk koşmaktır.!" Demiş.

Şimdi, bu bağnaz kafanın, okumaya değer eserler üretebileceğini düşünmek, ne kadar doğru olur bilemedim. Dünyadaki eylemlerin uç noktalarını bir şekilde din olgusuna bağlayan kafalar, ortalama bir insan olmanın ötesine geçemezler, geçemiyorlar. Zira, insan aklı ve zekası bulunduğu "an'ın" sınırlarını zorlaması üzerine inşaa edilmiştir. O yüzden insanoğlu sürekli sorular sorup, cevaplar arar. Eğer, Einstein bu kadar meraklı ve sorgulayan birisi olmasaydı, yaşadığımız evrenin gizli sırlarını çözmeğe muvaffak olabilir miydi?

Yaradılışımız gereği, kendi içimizde sürekli çelişen bir yapıya sahibiz. Hırs, vicdan, akıl, zeka, ruh, toplum. Sürekli birbiriyle çelişen, insanı dibe ya da en uç noktaya taşıyacak özelliklerimiz var. Bunların içinde en belirgin sınırlayıcı olan "Toplum" etkenidir. Din, ahlak, töre gibi kendi temelini oluşturan değerleri bireye dayatarak, onun hırs, vicdan, akıl, zeka ve ruh olaylarını, kendi kalıpları içinde tutmaya çabalar. Eğer bu çabası olmasaydı, toplumlar kesinlikle bir arada olamazdı. Bu da toplum oluşumunun yokoluşu olurdu ki, olay kendi varlığını korumaktan kaynaklanıyor.

Buradan sonra, yaratıcı yazarlık üzerine gidelim birazda.

Yaratıcı yazarlık kavram olarak içinde bulunduğumuz çağa ait bir terim. Ve tabi ki, ülkemize ait bir terim; diğer ülkelerde böylesi çalışmalar var mı, varsa hangi aşamada, nasıl sürdürülüyor onları bilemiyorum. İçinde yaşadığım ülke ve toplum düzeninde, Yaratıcı Yazarlık kavramının mana ve önemine ufaktan dokunayım istedim.

Yaratıcı olmak, ülkemizin din inancına göre, sadece Tanrı'ya (Allah'a) has bir özelliktir diye belletilir küçüklüğümüzden itibaren. Ve bizler öcü gibi korkarız bu kelimeden: "YARATICILIK". Gerçekten korkmalı mıyız?

Toplumların gelecek zamana aktarılmasında sanatçılar apayrı, bambaşka bir yere sahiptirler. Bu yüzden Atatürk: "Sanatsız kalmış bir milletin ana damarlarından birisi kopmuş demektir!" Demiştir. Sanat, varlığı itibariyle geçmişi, bugünü(an'ı), geleceği içine alan bir uğraşı alanıdır. Tam anlamıyla, her daim sınırları zorlamaya alışkın, anarşist bir uğraşı olarak sanat, kendisine dayatılanı reddeden, içinde bulunduğu zamana yeni kuramlar, kurgular, biçimler vermeyi amaçlayan, doğurganlığını sürekli en üst seviyede tutan bir alandır. Temel olarak, bir toplumun ihtiyaçlarının belirlenmesi noktasında söz sahibi olduğu kadar, geçmişi ve geleceğiylede göbekten bağlıdır sanat. Barındırdığı dallarla kendi renklerini oluştururken, bu renkleri insanlığa yansıtır. Sanat, varlığı itibariyle iyi yönde de kullanılır, kötü yönde de. İyi ve kötü betimlemeleri, içinde bulunduğu zamana, şartlara göre değişkenlik gösterebilir. Dün iyi olan bugün kötü olabilir. Sanatın zaman içinde evrimi de bu noktada müthiş bir dinamiklik gösterir. Gerçek olan ise bugününde yatar. Bugün toplum için kötü olan şeyi, bir anda göklere çıkarabilir. Ya da iyi olan bir şeyi yerin dibine sokabilir. Buna savaş örneğini verebiliriz: savaşı göklere çıkartıp, kendi tarafını kahraman, karşı tarafı bir canavar olarak göstermek bir seçenekken, bunun tam karşıtını da yapabilir. Ya da olaydan soyutlanıp, dış bakış açısıyla, savaşın insanlık suçu olduğunu savunarak her iki tarafıda lanetleyebilir. Diğer bir seçenek ise Tanrı gözüyle olaya yaklaşıp, kendi varlığının tezahürü olarak görmek veya insanlığın kendi içinde barındırdığı vahşi yaratığın dışa vurumu şeklinde algılayabilir. Özü itibariyle sanat, her cisim ve sıfatı kendisine evirebilir yada evrilebilir. Onu uygulayanın mahareti ve yaratıcılığı burada büyük rol oynamaktadır.

Yazarlığın birinci şartı (bana göre) size dayatılan, yaşamsal, düşünsel, inançsal bütün sınırları reddetmektir. Sınırlar arasına sıkışıp kalmış bir insan, mevcut ufkunun ötesine bırakın gitmeyi, gözatmayı bile beceremez. Yazarlar, zamanının hem ilerisine, hem gerisine yolculuk edebilecek kapasitede, düşünülmeyeni düşünen, söylenmeyeni söyleyen, inanılmayana inanan, sorulmayanı soran kişilerdir. Bunları başaramıyor, sınırlarını aşamıyorsan, ne yazarsan yaz, kendini tekerrürden öteye geçemezsin. Ve her yazar, eserinin Tanrısıdır.

---Bölüm Sonu---


Yayınlar hakkında görüş ve düşüncelerinizi yorum olarak yazabilir, bloğumu takibe alabilir, mail listemize kaydolabilirsiniz. Beğendiğiniz yazıları sosyal sitelerde paylaşarak dostlarınızı haberdar edebilirsiniz. Geldiğiniz için teşekkürler.
Share on Google Plus

0 yorum: