Son Gönderiler:

Pazartesi, Haziran 05, 2017

GÜNEŞLİ GÜNLER GÖRECEĞİZ



Kaç kez yeminler ederiz, yeminlerimizden döneriz, kaç kez isyan çukurlarına düşer, yeniden çıkarız. Hayat denilen mezbelenin her saniyesini dibine kadar hissederek yaşarken, birden kendimize düşman kesiliriz. Aynalardaki görüntülerimizi idama mahkum eder, yapabileceğimiz her türlü işkence şeklini uygularız. Yol ayrımlarında kendimizle vedalaşır, diğer kavşakta kendimize selam verir, sarılır, öpüşürüz. Yüreğimizin attığı yere gitmek isteriz ama bir türlü o yeri bulamayız. Kör karanlıkta, el yordamı yolumuzu bulmaya çalışırız. Zora düştüğümüzde bir yardımcı el ararız. Yüreğimize doğacak olan o güneşin izinde, günlerimizi tüketir, eskitir, çürütürüz. Biz, biz olmak için, kaç yolun tozunu yutar, ayak izlerimizi bırakırız. Tek amaç bizi aydınlatacak hayatın felsefesini anlamaktır.
Özgürlük denilen olgu, kanat teleklerimizde hissettiğimiz rüzgar dokunuşlarıdır aslında. Bu dokunuşları hissedebilmeyi ne çok isteriz. Hayatın felsefesini anlama çabalarımız, bu çabalar içinde kendi kendimize yaptığımız ya da çevreden gördüğümüz işkenceler aslında akıl almaz boyuttadır. Herkesin bir hikayesi vardır ya, herkesin de bir işkence türü, metodu vardır. Hepsi eşsiz, hayranlık uyandıracak şeylerdir. Kim nasıl işkence görürse görsün sonuçta varacağı tek yer “toplumsal dayatmalar prangası” olacaktır. İnsanların, dogmatik, dayatmalı, ahlak, etik, etnik, toplumsal kimlik gibi varyantlarla sizden beklediği eğilimleri kabul etmek zorundasınızdır. Yoksa tecrit edilirsiniz, elemine edilirsiniz, katledilirsiniz.
BİR AĞACA BİR CAN
Bir ağaç için, bir canı ortaya koymak büyük bir yürekliliktir. O ağaçta simgelenen şeylerin devasalığı; bazıları anlamasa bile, ruhlarınızın gölgesinde dinlenebileceği kadar büyüktür. Akıl hayal almaz bir adrenalin kaynağıdır. Sevgilinizin gözlerine baktığınız o çınar ağacının bir daha olmayacağını düşünmek, hatıralarınıza vurulan bir baltadır. El ele gezdiğiniz ağaçların altı ve oradaki o serin esintidir. O esintinin kesilmesi, sizi oksijensiz bırakacaktır. Korku sarar bütün vücudunuzu. Titrersiniz faşizan tutumun karşısında göreceğiniz gizli işkence yüzünden. Umarsız, dinsiz ellerden, teninize uygulanacak, akıl almaz metodları içeren işkence türevlerine razı olursunuz. Göz pınarlarınızdan akıp, beyninizi kemirecek, ince acıya rağmen kabul edersiniz. Siz, bir ağaca mı, yoksa anılarınıza mı sahip çıkıyorsunuz anlaşılmaz. Bildiğiniz yolda yürürsünüz. O ağaçlarla kendinizi özdeşleştirdiğinizi kimse bilmez, söyleyemezsiniz; “bu ağaç; yüreğimin delice attığına şahit olan ağaçtır. Benim hayatımın en büyük ve kalıcı şahididir. Onu kestirmem!” diyemezsiniz. Bilmez kimseler. Ve komünist ilan edilirsiniz, bağnaz beyinlerin, kıraç tarlalarında.
HAYALLERE KURŞUN İŞLEMEZ
Aymak gerekir, ayılmak gerekir. Müsaade etmezler. Bir yığın, tuhaf kıyafetli, neye benzediklerini çözemediğiniz adamlar yığılır karşınıza. Gülerek bakarsınız. Gidenin ardından ellerinizin arasında kalan goncayı tutar, uzatırsınız onlara. Yüzünüzde çocuksu gülümsemeyle süslersiniz onu. Karşılık; kaşınızdan gözünüze doğru sızan, oradan yanağınızdan yere doğru sürünen kan damlasıdır. Şaşırır, anlam veremezsiniz. Gül kırmızısı mıdır, yüzünüzde yansıyan, yoksa…. Çocuk ruhunuz titrer, korkar ve bir ağaç gölgesi arar. Arkanızı dönersiniz, sonsuz bir çöl. Birileri, çocukluğunuzu, sığınağınızı, hatıralarınızı, coşkunuzu, geleceğinizi bir hamlede yerle bir etmiştir. Kişisel özgürlükleriniz, kalın parmaklıklar arkasına konulmuştur. Dudaklarınıza ağır kilitler vurulmuştur. Kitaplarınız katrana bulanmıştır. Teninizi okşayan o rüzgar, hırçın fırtınaya dönüştürülmüştür. İnce belli bardakta içitiğiniz çayın yerinde, katledilmiş, masum bir köpeğin kanı duruyor gibidir. Diliniz burulur, damağınız tuhaflaşır. Anlam veremezsiniz. Bu bir mezalimdir. Bu; hayallerinizin, kurşun sandıklara, hunharca tıkılmasıdır.
ÖZGÜRLÜĞÜMÜ ÖZLEDİM ANNE
İçinizde bir volkan patlar. Akan lavlar, göz pınarlarınızdan avuçlarınıza sızar. Avuçlarınız yanar. Ve bir isyan nidası salarsınız ortalığa; “özgürlüğümü özledim anne!” ilk doğduğunuz anda, dünyanın güvenli bir yer olduğunu sizlere meme uçlarından akıttığı o mukaddes sütle vermiştir. Sarılmasıyla hissettirmiştir insanların sevilmesi gerektiğini. Teninin sıcaklığında sizlere hissettirmiştir, insan sıcaklığının, hiçbir şeyde olmadığını. “anne bana yalan mı söyledin sen?” Dudaklarınız büzülür, göz pınarlarınız dolar, elleriniz titrer, dizlerinizin bağları çözülür. Olduğunuz yere, dizlerinizin üzerine yığılırsınız. Çılgın bir yağmur boşalır mavi bulutlardan. Sanki annenizin gözyaşlarıdır. Size “korkma yavrum, insanlar ne kadar acımasız olursa olsun, ruhunun ateşini varlığımla söndürürüm!” demektedir. Aldırış etmezsiniz. Göz bebeklerinizde parlayan bir ateş olur, yanınızdaki sevdiğinizin bedenine rastlayan tuhaf şey. Ağır, acı veren, iğrenç kokulu, sahte gözyaşlarınıza boğulmanıza sebep olan şey, “Anne; bana neden yalan söyledin?” Anneniz değildir yalan söyleyen, insanlığın tarifini yapanlardır. Size insan olduğunuzu öğretenlerdir. Oradaki ağaçlardır aslında size yalan söyleyen, acı hissettiren, hatıralarınızı katleden, hayatınıza kelepçe vuran, sevgilinizle aranıza giren. İnsan olduğunuzu unutturmaya çalışan. Dogmaların körelttiği beyinleri ve zihniyetleri taşıyan, ellerinde baltalar, bellerinde halatlarla gezenler. “Anne, beni neden doğurdun?”
Ağla şimdi yitirdiğin bütün değerlerin adına; ağla, asla yaşayamayacağın dününe, ağla, yarının nasıl abluka altına alındığına; ağla, benim çocuğum diye dünyaya getirip, özgürlük, mutluluk, insanlık türküleriyle büyütemeyeceğin çocuğuna; ağla, seni, senin adına yönetmek için gelip, seni senden hunharca, cebren alıp, cehaletin zindanlarına mahkum edene. şiiradamı



Yayınlar hakkında görüş ve düşüncelerinizi yorum olarak yazabilir, bloğumu takibe alabilir, mail listemize kaydolabilirsiniz. Beğendiğiniz yazıları sosyal sitelerde paylaşarak dostlarınızı haberdar edebilirsiniz. Geldiğiniz için teşekkürler.

Bunu Paylaş:

Yorum Gönder