Son Gönderiler:

Pazartesi, Nisan 17, 2017

Didem Madak'ın bam teli


İlk şiirden itibaren bir masal havası kurar Madak. Masal mı anlatıyordur, mektup mu yazıyordur; bazen ikisini birbirine karıştırıp kendi kendine mi konuşuyordur soruları belki bir an duraksamaya neden olur. Ancak onun “acı gerçekçiliğin”den kaynaklanan şiirin “efsunlu” havası (burada akla acının uyuşturucu etkisi geliyor) içinde kaybolup gider bu sorular..

Enver Topaloğlu  envertopaloglu@gmail.com
Şiirleri dilimizde olduğu sürece dünyadan ve hayattan ayrılmış sayılmayacak şairler için zaman merdiveninin basamaklarında bazen anma, bazen kutlama amaçlı mumlar dizerek yakmayı sürdürüyoruz. Durduğumuz basamakta mumlarımızı bu defa Didem Madak ve onun doğum günü nedeniyle yakıyoruz.
Doksanların ortasında şiire başlayan ve hem şair kadın hem de iki binli yılların şiirinde öne çıkan önemli isimlerden biri olan Didem Madak’ın 8 Nisan (1970, İzmir), doğum günüydü. Madak’ın, kendi deyişiyle “iki Füsun” (yani efsun) arasında kısa süren yaşamı, genç yaşta yakalandığı kanser hastalığı nedeniyle İstanbul’da son buldu. “İki Füsun”dan birincisi, Madak on dört yaşındayken otuz sekiz yaşında yitirdiği annesidir. İkincisi ise kırk bir yaşındayken amansız hastalığı nedeniyle dünyada bırakarak ayrılmak zorunda kaldığı kızıdır…
Bu bilgilerin kimileri için çok önemli, kimileri içinse hiçbir önemi olmayabilir… Şairin biyografisinin şiire katkısı tartışmalı bir konudur ne de olsa. Ancak Didem Madak’ın şiirinde güçlü biçimde duyumsanan kendini gerçekleştiren kehanet arzusuyla kendini gerçekleştiren kehanet korkusu bende onunla ilgili konuşurken bu bilgilerin de kaydedilmesi gerektiği düşüncesini oluşturdu. Didem Madak, ilk şiirini 1995’te dönemin şiir dergilerinden biri olan Sombahar’da yayımlar. Yayımlanan daha ilk şiiriyle birlikte adından söz ettiren ender şairlerden biri olur. Sonraki yıllarda da şiirleri Ludingirra ve Öküz dergilerinde yayımlanır.
Ben, Didem Madak’ın şiiriyle dergilerde yayımlanmadan önce, doksanlı yılların başında (sanırım doksan ikiydi) bir ortak arkadaşımız aracılığıyla tanıştım.
İstanbul Tuzla’da yedek subay olarak askerliğini yapan İhsan Metin Erdoğan’la hafta sonu izninde buluştuk. Çaylarımızı içerken cebinden çizgili defter kâğıdına elle yazılmış bir şiir çıkardı ve okumamı istedi. Okudum… Sonra da şairini anlattı. O konuşmada da Madak’ın şiirlerini dergilere göndermesini önerdiğimi anımsıyorum. Hatta Sombahar dergisinin adını verdiğimi de anımsıyorum. Nitekim Madak’ın ilk şiirleri bu dergide yayımlandı… Bu hatıradan hafızamda arayıp da bulamadığım tek şey, okuduğum şiirin adı ve dizeleri ne yazık ki… (Sevgili arkadaşım İhsan Metin Erdoğan anımsıyor mudur acaba? Belki benden daha iyi anımsıyordur…)
İLK KİTAP: GRAPON KÂĞITLARI
Kitap_1850412
Didem Madak, Grapon Kâğıtları, Metis Yayınları.
Didem Madak’ın yayımlanmış üç kitabı bulunuyor. İlk kitabı “Grapon Kâğıtları” (2000), İnkılâp Yayınevi’nin açtığı “2000 İnkilâp Kitabevi Şiir Ödülü”nde birincilik alan aynı adlı dosyasının yayımlanmasıyla okurla buluşur. Kitabın temasını, şairin birer şiir karakteri, kahramanı olarak sunduğu ve kitabın arka kapağında da belirtildiği üzere kurmaca kişiler değil, gerçek olan kız kardeşi, annesi, babası ve yakın çevresinden tanıdıklarıyla tek yönlü, yüz yüze olmayan konuşmaları oluşturur… Bu söyleşiler bazen monolog, bazen mektup biçim ve biçemindedir…
Annesini kaybettikten sonra ayın, “O akşam ay ışıl’a sığışmıştı, Işıl çocukluğuna, / Çocukluğumuz mor bir zambağa” dizelerinde dile getirildiği gibi birbirine sarılan iki kız çocuğundan küçüğüne “sığışmasından” sonra büyük kardeş, annesinin yerine de anne olmak ve onun yerine de genç bir kadın anne olarak yaşamak için “mucizevi” bir yere taşınır. Burası “Muc’un ucuz evidir”. Didem Madak’ın “Grapon Kâğıtları” kitabında yer alan “Annemle İlgili Şeyler” başlıklı şiirinin ilk betiğini ve devamında o dizelerin de bulunduğu bölümü okuyalım:
“Sevgili Anneciğim
Binlerce kez açıldım, binlerce kez kapandım yokluğunda
Kocaman bir dağ lalesi gibi
Ve kapkara göbeğini dünyaya fırlatacakmış gibi duran.
Şimdi mucizevi bir yerdeyim
Muc’un ucuz evinde
Sanki mürekkebi rutubet olan bir kalem
Duvarlara hep senin resmini çiziyor
Dili geçmiş zamanda birçok resim,
Hep gülümsüyorsun
Aklının ortasında mavi bir yıldız varmış gibi
Ve o yıldız karanlık bir şubat akşamında
Durmadan soluyormuş gibi.”
Kitabın, özellikle arka arkaya sıralanan ilk altı şiirinde küçük kız kardeşiyle annesiz kalan ve ikisinin yerine genç, kadın, anne olmak sorumluluğu tema olarak sorunsallaştırılır. “Mutsuza Kim Bakacak” başlıklı şiirin şu iki dizesini bu bağlamda okuyabiliriz: “Dünyaya bile bir dünya anne lazım / Biri sen ol maviş anne, biri ben”…
İlk şiirden itibaren bir masal havası kurar Madak. Masal mı anlatıyordur, mektup mu yazıyordur; bazen ikisini birbirine karıştırıp kendi kendine mi konuşuyordur soruları belki bir an duraksamaya neden olur. Ancak onun “acı gerçekçiliğin”den kaynaklanan şiirin “efsunlu” havası (burada akla acının uyuşturucu etkisi geliyor) içinde kaybolup gider bu sorular. Şu bölüm de yine kitaptaki “Annemle İlgili Şeyler” başlıklı şiirinden:
“Hatırlar mısın?
Mavi saçlı bir Tanrı gibi severdim Burdur gölünü
O göl şimdi içimde kocaman bir anne ölüsü
Vişne bahçeleriyle dolu,
Neşeli bir şehre benzerdi senin sesin.
Bazen ölmek istiyorum.
Beni yeniden doğurman için
İri, ekşi bir vişne tanesi gibi”
Kitapta yer alan bu ve bunun gibi diğer şiirlerde de annesinin yerine de anne olan bir genç kadının dünya halini söylemeye girişir Madak. İşe “mavi kareli gömlekli” babasını fotoğraflardan çıkarmakla başlar. Bunu da “Mutsuza Kim Bakacak” başlıklı şiirde dile getirir:
“mavi kareli gömleğiyle hatırladıkça babamı
kırpıp kırpıp fotoğrafları, döküyorum başımdan aşağı
sanırım ben assolist oldum maviş anne
şimdi mutluyum
geçmişini mi yok ettin kızım diye soran
bir babadan kurtuluşumu kutluyorum”
Didem Madak’ın şiirlerinde “sosyal gerçekçilik” diyebileceğimiz bir damar da mevcuttur. Buna ilişkin imgeler, dizeler hemen hemen tüm şiirlerinde dikkat çeker. “Küçük nasırlı bir avuçtan / avuçlarıma dökülürdü tüm şehir” dizelerini de onlardan biri olarak anabiliriz.
“Grapon Kağıtları”nın öne çıkan, dikkat çeken şiirlerinden biri de “Çiçekli Şiirler Yazmak İstiyorum Bayım” başlığını taşır.
“Çiçekli şiirler yazmama kızıyorsunuz bayım
Bilmiyorsunuz. Darmadağın gövdemi
Çiçekli perdelerin arkasında saklıyorum.
Karanlıkta oturuyorum. Işıkları yakmıyorum.
Çalar saat zembereği boşalana kadar çalıyor
Acı veren bir sevişmeyi hatırlıyorum.
Bir bıçağın gereksiz yere parlaması bu.
Yıllardır kendini bulutlarda saklayan illegal bir yağmurum.
Bir yağsam pahalıya malolacağım.
Ben bir bodrum kat kızıyım bayım
Yalnızlıktan başka imparator tanımaz bodrumum
Bir süredir plastik vazolar gibi hiç kırılmıyorum
Fakat korkuyorum. Birazdan da
Kırk üç numara ayakkabılarınızla
Bahçede oynayan çocukların üstüne basacaksınız
Bu iyi olmaz bayım!”
Kitap_1850406 (1)
Didem Madak, Ah’lar Ağacı, Metis Yayınları.
Bu şiir öncelikle Didem Madak’ın şiir anlayışını ve şiirden ne anladığını ortaya koyması bakımından önemlidir.
Madak’ın “Çiçekli Şiirler Yazmak İstiyorum Bayım” başlıklı şiiri postlirik diyebileceğimiz poetikasının özelliklerini göstermesi bakımından da dikkat çekicidir. Postlirik kavramını biraz değil, tamamen postmodern gibi düşünerek kullanıyorum… Madak’ın şiirinin postlirik özelliği, onu geleneğin içinde yeni, yenilikçi bir şair yapan temel özelliğidir diyebilirim. İki binli yılların şiirindeki anlayış çokluğu içinde kaybolmadan öne çıkabilmesi, onun zamanın karşısında “kalıcılık” sınavından başarıyla geçmekte olduğunu kanıtlamaktadır. Madak’ın şiirlerinin yeni ve yenilikçiliğini sağlayan, öncelikle hakikat anlayışı, duyarlılığının ve dilinin samimiyeti olduğunu söylemek gerekir. Bu şiirin tamamını almak isterdim. Çünkü şiiri parçalamak içime hiç sinmiyor. Ancak ne yazık ki bu mümkün olmadığından son iki bölümü alıntılıyorum:
On dört yaşındaydı ruhum bayım
Bir mermer masanın soğukluğunda yaşlandı.
Protez bacaklar taktılar ruhuma ince ve beyaz
Gıcırdaya gıcırdaya dolaştım şehri
Protez bacaklarıma bile ıslık çaldılar
O ara içimde çiçeklerden oluşmuş
bir silahsız kuvvet ablukaya alındı
Sinemalarda da “organzm gıcırtıları” oynuyordu.
Kaçmaya çalıştım. Olmadı.
Bu nedenle, çiçekli şiirler yazmayı
Ruhum açısından faydalı buluyorum bayım.
Neyse işte
Ben her filmi hatırlarım
Sinemaların hiç bitmeyen gecesine sığındığım çok oldu.
“Sofi’nin tercihini” seyrederken çok ağlamıştım.
Öpüşen Guramilerle ilgili bir film yapsalar
Onu da mutlaka hatırlardım.
İnsan içinde çevrilen bir çıkrığın sesini unutur mu?
Hem sonra ben hatırlamaya alışkınım
Bir “eşya toplayıcısıyım” bayım.
Büyük gemiler de yok artık bayım
Büyük yelkenler de
Büyük kâğıtlar yakmak istiyor şimdi canım.
İşte az önce bir karabatak daldı suya
Bir süredir kayıp
Dünyayı yutmuş olarak çıksa da ortaya
Ölüm çok iri bir sözcük değil bayım.
Kasımpatları kadar acı kokuyorum biliyorum.
Ama siz sobada sucuklu yumurta pişirip yiyen
Yoksul bir aşkın güzelliğini bilir misiniz?
Bir gül, bir güle derdi ki görse
Yalan söylüyorum
Güller bu sıra hiç konuşmuyor bayım.
Didem Madak’ın, ikinci kitabı “Ah’lar Ağacı”nda (2002) da daha önceki şiirlerinden ve kitabından bildiğimiz sesi duyarız. Bu Edip Cansever’in şiirindeki ve Oğuz Atay’ın “Tutunamayanlar”la “Tehlikeli Oyunlar” romanlarındaki sestir.
Bununla birlikte ikinci kitapta artık, Edip Cansever’in şiirinden ve Oğuz Atay’ın romanlarından taşınan ses, daha bir oturmuş, tonu şairin kendi sesinin rengini daha fazla duyurur olmuştur. Ancak kitap bir önceki yapıtındaki şiirlere göre biçim ve biçem açısından yine de önemli değişiklikler içermez. Bir bakıma ilk kitabın devamı gibi okunabilecek şiirlerden oluşur. Bu kitapta yer alan şiirlerde de öyküleyici anlatım, ironi, kara mizah, iç monolog, yüz yüze olmayan konuşma gibi öğeler dikkat çeker. Bunlarla birlikte “Ah’lar Ağacı”nda, bir başka önemli özellik daha dikkat çeker. Şair kendisinden önceki dönemlerin şiirini eskitmeyi sürdürmektedir.
Dilindeki ironiyi, kara mizahı, kadın olarak kadınların öğretilmiş ve öğrenilmiş çaresizliğine şenlikli muhalefetini, karnavalesk isyanını bunun gerekçesi olarak gösterebiliriz… Didem Madak’ın şiirindeki mizahi tavrı, mizahla şiir yazmak yerine şiirle mizah yapmak şeklinde tanımlayarak benzerlerinden ayırabiliriz gibi geliyor bana… “Ah’lar Ağacı” şiirinin girişini okuyalım:
“Bir ilaç içsem bari diye düşündüm,
Biraz kolonya sürünsem,
Ferahlasam, pencereyi açsam.
Şöyle bir şey yazdım sonra:
Yağmur, çamurlu bir elbise dikiyor şehre
Sıkılıyoruz hepimiz bu çamurlu giysinin içinde.
Berbattı,
Bir şiire böyle başlanmazdı.”
Aslında özellikle bu “Berbattı, / bir şiire böyle başlanmazdı” dizeleri Didem Madak’ın düpedüz yerleşik şiir anlayışına, şiir geleneğine, modern şiir düşüncesine yönelik itirazını ortaya koymaktadır.
Didem Madak’ın ilk iki yapıtında yer alan şiirler bir geçiş dönemi şiiridir diyebiliriz. Doksanlardan iki binli yıllara geçiş döneminin şiirleri. Doksanların şiiri, şiiri dili seksenlerin ve daha öncesinden gelen şiirin öznesinden farklılaşarak şiir öznesinin düşmesine, dağılmasına, parçalanmasına işaret ediyordu. Çünkü bütün olan her şeyin parçalandığı bir süreçten geçiliyordu. Bir taraf yanarken öteki taraf başka yöne bakıyordu. Bu şiirde de böyleydi. Ancak parçalar henüz düşecek bir zemin bulabilmiş değildi. Onun için bir sonraki dönem beklenecekti. Doksanlı yıllardan bu şekilde geçen şiir, düşeceği ve düştüğü o sert zemini iki binli yılların koşullarında buldu diyebilirim. Bu dönemin şiirinde çoklu eğilimlerin ortaya çıkmasındaki dinamiklerin arka planında doksanlı yıllardaki düşmenin, parçalanmanın, dağılmanın olduğunu görmek gerektiği kanısındayım…
Herkesin kendi içinde, kendi içine düşeceği bir boşluk vardır. O boşluk doğuştan da gelebilir; zamanla, değişik nedenlerle açılmış da olabilir. Düşerken, kendi içinde, kendi içine düşerken yazılmış bir “tutunamayan” şiirleri olarak da okunabilirmiş gibi geliyor bana “Ah’lar Ağacı” kitabında yer alan şiirler… Bu bağlamda kitaptan “Siz Aşktan Ne Anlarsınız Bayım” başlıklı şiirin son bölümünü okuyalım istiyorum:
“Kimi gün öylesine yalnızdım
Derdimi annemin fotoğrafına anlattım.
Annem
Ki beyaz bir kadındır.
Ölüsünü şiirle yıkadım.
Bir gölgeyi sevmek ne demektir bilmezsiniz siz bayım
Öldüğü gece terliklerindeki izleri okşadım.
Çok şey öğrendim geçen üç yıl boyunca
Acının ortasında acısız olmayı,
Kalbim ucu kararmış bir tahta kaşık gibiydi bayım.
Kendimin ucunu kenar mahallelere taşıdım.
Aşk diyorsunuz ya,
İşte orda durun bayım
Islak unutulmuş bir taş bezi gibi kalakaldım
Kendimin ucunda
Öyle ıslak,
Öyle kötü kokan,
Yırtık ve perişan.
Siz aşkı ne bilirsiniz bayım
Aşkı aşk bilir yalnız!
İKİNCİ KİTAP: PULBİBER MAHALLESİ
Kitap_1850417
Didem Madak, Pulbiber Mahallesi, Metis Yayınları.
İkinci kitabından beş yıl sonra yayımlanan ve umumi istek üzerine yazıldığı belirtilen son kitabı “Pulbiber Mahallesi” (2007), onun şiirde kulvar değiştirme niyetinde olduğunu da gösterir. Nasıl bir değişimdir bu… Önce şunu belirteyim. Kitaptaki şiirler tek tek okunabileceği gibi tek bir şiir olarak da okunabilir. Tarihsel ve metropol özellikleri olan şehrin bir mekânını, bir bölgesini, bir yerleşim birimini, bir mahallesini şiirinin kahramanı haline getirerek sorunsallaştırmak Türkçe şiir için yeni bir girişimdir. Şair “Pulbiber Mahallesi”nde varlığı boşluğa çekerek ve varoluşu hiçleştirerek, sıradanlaştırarak sınar adeta… O nedenledir ki hem kendisini hem de çevresini o mekâna yerleştirir. Sorunlarını, sıkıntılarını, hüznünü, sevincini o mekândaki ilişkiler üzerinden dile getirir. Kitaptan “Pulbiber Mahallesini Tanıyalım” başlıklı şiiri okuyalım diye düşünüyorum:
Mahallemizde devamlı darbuka çalıyorlar
Erkes nedense asan’dan amile
Düm-tek çocuklar doğuracak kadınlar bahara
Burada aşklar fena şehla, şahane aşkları
İncesinden sosyeteye bırakıyorlar.
Acı yok bizim mahallede sanki hiç olmamış
Yalnız şarkılara fazla pulbiber atıyorlar.
“Kimbilir” çocuklar doğacak bahara
Babası “canı cehenneme” çocuklar
Pulbiber taneleri yapışmış dudaklarına
Saate bakıyorum düm-tek-düm-tek ilerliyor
Pulbiber kavanozunda bir akrep buluyorum kimsesiz
Küfrediyor yelkovana: Bensiz ne cehenneme gitti bu hayta!
Karaköy vapuru bize uğramadan gitmiyor asla
Bir elma tıkıp ağzına yolluyoruz, çok bağırmasın maksat
Sebepsiz kederlerdeyiz Leman’la
Bağırıyoruz esasında sustuğumuzda
Düdüğüz biz, düdük, valla billa!
İki yaşlı ve iki başlı iki gövel ördek gibi
Gölümüzde yüzüyoruz kanımızdan canımızdan
Mahalleli pulbiber ekiyor suyumuza
Nilüferler gibi açılıyor pulbiber taneleri
Güzel ve ağırdılar diyecekler
Oysa paytak ve kırmızı kanatlıyız
Bizim familya uçar, uçarıdır, uçacağız..
Yanlış da olsa fiiller için çekici bir kadınım
Pulbiber Mahallesinin düm-tek tarihinde
Acıdan sızlarken burnumuzun direği
Morarmış çarşaflarımızı bayrak diye asardık
Dokunsalar dağılırdı iyi pişmiş kurabiyeler gibi kalbimiz
Kıtırdı ve çıtırdı
Nedense iki kuşun ismine benzerdi kalbimiz
Biz böyleydik işte, lezzetimiz de böyle.. böyle.. böyle
Bu mahalleye ben Cenevizlilerden kalmışım.
Bir elli altı santimlik bir kule olarak
Ferman tarihinse
Göğe doğru uzanan bu beden de bizimdir icabında..
Şiirler okumayı sürdürünce şairin “Pulbiber Mahallesi”ni dünyada oluşun ve hayatta bulunuşun sorgulandığı bir sahneye dönüştürdüğü çıkar ortaya. Ama bu bir sürpriz değildir. Didem madak’ın şiirinde belki de hiç olmayan şeydir sürpriz. Zaten hangi şiirini okursanız okuyun böyle bir beklenti oluşturmaz.
Ali Duran Topuz’un Radikal Kitap’ta yayımlanan “Pulbiber Mahallesi”yle ilgili yazısındaki şu saptamalar önemlidir: “Türkçe edebiyat şehrinin bu dört yıl önce kazandığı kurgusal mahalle, Pulbiber Mahallesi, hem Berci Kristin Çöp Masalları hem de Kolera Mahallesi’yle (Metin Kaçan’ın Ağır Roman’ındaki) komşuluk ilişkisi içindedir.” Sanırım Halide Edip Adıvar’ın “Sinekli Bakkal”ıyla İlhami Bekir Tez’in “Taşlıtarladaki Ev” yapıtının “Taşlıtarla”sını da ekleyebiliriz bu edebiyat şehrinin kurgusal mahalleleri listesine. “Taşlıtarla’daki Ev”le ilgili Hülya Soyşekerci t24’te yer alan yazısında şunları söylüyor: “İlhami Bekir Tez’in, kurgu, dil, yapı ve yazınsal tarz açısından oldukça farklı, deneysel, özgün bir yaklaşım içinde olduğu; var olan ve benimsenen kalıpların epeyce dışına çıktığı görülür.”
Ali Duran Topuz’un yazısından şu ifadeleri de okuyalım: “Didem Madak’ın şiir yolculuğunun bildiğimiz son ve çok önemli uğrağı olan ‘Pulbiber Mahallesi’, şairin şiirle (ve elbette şairlikle) ilgili seçimlerinin, kararlarının, yönlenmelerinin tartışıldığı ve yer yer sonuçlandığı bir metindir de aslında; poetik bir tartışma, şiir diliyle de olsa, metni boydan boya kat eder.”
Aslında başından itibaren şiir de, şairlik de umurunda olmamıştır Didem Madak’ın. Ama aynı zamanda şiirin içinde bunları tartışmayı da sürdürmüştür. Kendi şiiriyle ilgili şu sözlerine kulak verilim: “Hayatımla ve bir kadın oluşumla ilgili çözemediğim bazı meselelerim var. Bütün bunlar yokmuş gibi davranıp kitabi şiirler yazamam. Şiirlerim ütüsüz ve buruşuk gezdirdiğim ruhumun diyeti bence. Bu yüzden hepsi benden parçalarla dolu. Bu yüzden biraz ‘kadınsı’, durup dururken bağıran şiirler.”
Didem Madak’ın üç kitaptan oluşan şiirinin toplamına ilişkin bunca sözden sonra toparlayıp şiirde bir süredir cam pabuçlu bir kedi dolaşıyor mu desem… Hayal gücünü iktidara çağıran, ama aynı zamanda “Hayatımın üstünde imkânsız kuşlar uçuyor” dizelerinde dile getirildiği gibi gerçekçi olup imkânsızı isteyen bir şair kadının söyledikleri mi desem… Yoksa canı yanan insan bağırır. Bağırmak yalnızca isyan değildir. Aynı zamanda bir savunma biçimidir. Didem Madak’ınki de o mu desem…
Bir “ah” sesinin etrafında dönmekten çok, içinde bir “ah” sesi döndüren şair olarak tanımlayacağım onu… Bunu bir dizesinde kendisi de dile getiriyordu zaten: “İnsan içinde çevrilen bir çıkrığın sesini unutur mu?” …
‘MADAK’IN BAM TELİ VARDIR’
Didem Madak kadın olmayı, kadın şair olmayı benimsemiş ve önemsemişti. Aslı Serin’le yaptığı ve Heves dergisinde yayımlanan söyleşide de açık bir ifadeyle dile getiriyordu bunu. “Kadın şair mi, erkek şair mi, şair erkek mi tartışılsın bence. Böyle de cüretkâr falan olsun kadınlar, iddialı ve deli olsun. Yani bana şair kadın mı, kadın şair mi tartışması falan çok çok oturaklı geliyor” diyecektir.
Şiirlerindeki temel sorunun kadın olmak ve verili kadın haliyle hesaplaşma olması rastlantısal değildir. O şiirinin başlıca sorunsalı olarak bilinçli bir biçimde kadınlık kimliğini ön plana çıkarır ve bütün şiirlerine yayar. Kadınlık bilincinin oluşması için şiirin yüksekliğinden konuşan bir militan duyarlılıktır.
Ama alışık olduğumuz tarzda bir militanlık değildir onunki… Didem Madak aslında ne kürsü kurar, ne de böyle bir üslup arayışına girer. Sesini de yükseltmez. Kalabalıkta en arkalara sesini duyurmak için kendi kendisini omzuna alır en fazla, ki orada da uzun süre durmaz, duramaz…
Onun temel sorunu kadınlıktır. Biçilmiş hiçbir kaftan aslında kadınları düşünmüş değildir. Öyleyse neden giysin kadınlar bu toplumun hazırladığı rolün kaftanını? Onun sorusu ve sorunu budur. Böyle olmasının nedenlerini de şiirlerinde yansıtır, temsil eder. Kadına yönelik cinsel saldırganlığın hangi boyutlarda yaşandığının betimlendiği şu dizesi, aynı zamanda bir ibret öyküsü gibidir: “protez bacaklarıma bile ıslık çaldılar”. Öyle bir dize ki suratımıza, kadınların içinde oldukları cinsiyetçi kuşatmanın utancını tüm açık ve yalınlığıyla çarpmakta.
Her şiirin olduğu gibi Didem Madak’ın şiirinin de bir bam teli vardır. Madak’ın şiirinin bam teliyle ilgili benim tezim şu: O, şiirlerinde, bir dönemin simgesi olmuş “hayal gücü iktidara”, “gerçekçi ol imkânsızı” iste sloganlarının içerdiği bütün anlamları, tasarımları dişil bir dille düşünmüş o dile dönüştürmüş ve uygulamıştır şiirlerinde… Bunun için örnek göstermek gerekse şu bir tek dize bile yeter bence: “Hayatımın üstünde imkânsız kuşlar uçuyor”… Çok yaşa Didem Madak; sevgi ve saygıyla selamlıyoruz…


Yayınlar hakkında görüş ve düşüncelerinizi yorum olarak yazabilir, bloğumu takibe alabilir, mail listemize kaydolabilirsiniz. Beğendiğiniz yazıları sosyal sitelerde paylaşarak dostlarınızı haberdar edebilirsiniz. Geldiğiniz için teşekkürler.

Bunu Paylaş:

Yorum Gönder