Slider[Style1]

Meşhur Emek Hırsızları


Emek hırsızlığı diz boyu.

Sadece emek mi; ülkenin çivisi çıkmış, hırsızlık ve hırsızlar el üstünde tutulur olmuşlar.

Bu akıl yitimi mevsimi hangi ara bizi vurdu ve bu kadar bayağı, fütursuz, dengesiz bir millet olduk bilmiyorum.

Özellikle, edebiyat alanında, hırsızlık, İNTİHAL almış başını gidiyor. Kimse hakkını arayabilecek bir durumda değil. Ülkemizdeki mahkeme sistemi malum, hak sahibi "nasıl uğraşayım, allahından bulsun" deyip geçiştiriyor. Hal böyle olunca, emek hırsızlığı boyut değiştiriyor. Bu hırsızlık sıradan kişilerin, sosyal medyada yaptığıyla kalmıyor, bilinen, godaman diyebileceğimiz yazar çizer tayfasında da durum farklı değil ki. Ne araştırma var, ne soruşturma. Gördüm Aldım mantığıyla, istediklerini alabileceklerini sanıyorlar.

Ali Lidar denilen arkadaşın, Ah Muhsin Ünlü'nün eserlerinden payelenmesine hep karşı durdum. Tabi bireysel kaşı duruş bir anlam ifade etmiyor. Son olarak Yazar Nevin Akbulut'un (http://nevinakbulut.com) eserlerinden yürütmeler, aşımalar gözüme çarpmaya başladı.

Nevin Akbulut'un 2015 yılında yazdığı http://www.nevinakbulut.com/unutma-eyleminin-caresiz-kivranislari/ şu yazıda geçen "Nasılsın’ın samimiyetsizliği ile iyiyim’in sahtekârlığı arasında bir yerdeyim." sözü maşallah herkesin diline pelesenk olmuş. İyi de koca koca gazetelerde, köşe yazarlığı yapanlar, sizin aklınız nerede de böyle intihallere meyil ediyorsunuz? Altına "instagramdan" yazmayla sorumluluktan kurtulduğunuzu mu sanıyorsunuz?
Sayın Ayşe Aral, bizler sizin yazdıklarınızdan intihal etseydik acaba nasıl davranırdınız? Bunu sormak zorundayım zira, üreten, beyin patlatan insanların ortaya koyduğu eserler. kendileri için paha biçilmez şeylerdir. Yazdığınız için bunu sizde çok iyi biliyorsunuz.

Sayın şirin sever

aynı sorularım sizin içinde geçerlidir. İnstagramdan yazmanız, günah çıkartmanız anlamına geliyor belki ama öyle değil. Yazdığınız, yazacağınız sözü google hazretlerinde aratarak gerçeğe ulaşmanız gayet mümkündü. Ama yapmadınız, ruhunuza, kaleminize, ellerinize bulaşan lekeleri, sosyal medya ismi vererek temizleyemezsiniz. EMEK HIRSIZISINIZ. İNTİHALCİSİNİZ!

Arada derede, kendini avutmak için onun bunun eserlerine cebelleş olan tufeyli tayfasını bir yana bıraktık; siz, siz bu işin mutfağında olan insanlar olarak, böylesi bir olaya nasıl müdahil olursunuz aklım almıyor. Hele ki, bir şarkıcı başkasından intihal yapsa en çok sizin sesiniz arşa yükselir, çürümüş sakız gibi çiğner durursunuz, kendiniz yapınca olmuyor mu?

Sezar'ın hakkını Sezar'a Yazarın hakkını da yazara teslim etmek sizin en büyük görevinizdir.


Yayınlar hakkında görüş ve düşüncelerinizi yorum olarak yazabilir, bloğumu takibe alabilir, mail listemize kaydolabilirsiniz. Beğendiğiniz yazıları sosyal sitelerde paylaşarak dostlarınızı haberdar edebilirsiniz. Geldiğiniz için teşekkürler.

Yaratılış Efsanesi



Orta Asya'da yaşayan Türk toplulukları arasında dünya ve insanın yaratılışı hakkında birçok efsane saptanmıştır. Bu efsaneler yakın çağlarda derlendikleri için İslamlık, Hıristiyanlık, Budizm, Maniheizm gibi dinlerden etkiler taşımaktadırlar. Ancak bunlar genel yapısıyla erken dönem Türk mitolojisinin izlerinin görüldüğü önemli ürünlerdir.

Aşağıda, Altay Türkleri'ne ait iki yaratılış efsanesi verilmiştir. Bu iki efsane temel olarak birbirlerine benzerler; ama ayrıldıkları noktalar da vardır; aralarındaki farkları, okuyunca anlayacaksınız. İlk efsane W. Radloff tarafından saptanmıştır; ikinci efsane ise V. Verbitskiy tarafından saptanmış olup ilk efsaneden daha değişik bir söyleyişe sahiptir. İki efsanede de tek bir yaratıcı Tanrı vardır. Birinci efsanede Tanrı; Kayra Kan, Kuday ve Kurbustan adlarını taşırken, ikinci efsanede Ülgen, Bay-Ülgen adlarına sahiptir. İki efsane de dış etki (Çin ve İran) taşırlar.

Bu yaratılış efsanelerinde İran mitolojisinin ile Mani dininin etkisinin olduğu görülmektedir. İkili düşünce ilkesi (dualizm) İran mitolojisinin en önemli özelliğidir. İran mitolojisinde Hürmüz, iyilik ilahıdır ve gökte oturur; Ehrimen ise yeraltında karanlıkların ilahıdır. Aynı durum Altay Türkleri'nin yaratılış destanlarında da vardır. Altay yaratılış destanlarında da Tanrı Kuday gökte oturur, Şeytan Erlik ise yer altında. Ama Erlik, Tanrı değildir; yalnızca güçlü bir körmös'tür (şeytan). Türk Tanrı düşüncesi, İran mitolojisindeki ikili ilah sistemini tek ilahlı sisteme çevirmiştir.

İran mitolojisinde Hürmüz, birçok yaratık yaratır ve Ehrimen de bunların bir bölümünü kendisine vermesini ister; ama olumsuz yanıt alır. Aynı durum Altay yaratılış efsanesinde de söz konusudur. Tanrı Kuday (Ülgen) da birçok yaratık yaratır ve Erlik bunların bir kısmını kendine ister ama Tanrı bunu reddeder.

Altay yaratılış destanlarında, herşeye gücü yeten ve günümüzdeki Tanrı inancının aynısı olan bir inanış yoktur. Altay yaratılış destanlarında Tanrı'ya yaratma eyleminde kimi varlıklar yardım eder (mesela Ak Ene ve Kişi yani Erlik). Bu yüzden bu efsanelerde her şeye kaadir bir Tanrı imajı yerine, yaratma eyleminde çeşitli varlık ve nesnelere başvuran bir ilah portresi çizilmiştir.

Verbitskiy'in saptamış olduğu yaratılış efsanesinde (aşağıdaki ikinci efsane) balığın dünya ile ilgili simgeselliğine yer verilmiştir. Bu efsaneye göre dünyanın altındaki üç balığın, dünyanın dengesini sağlamada rolü vardır. Burada balığa kutsallık verilmiş ve dünyanın dengede durmasının simgesi olmuştur. Bu özellik eski Hint mitolojisinde de vardır. Balığın burada kullanılması aynı zamanda onun insanın yaratılışının, yaşamın yeniden doğuşunun, bolluk ve bereketin simgesi olmasından ileri gelmiştir. Kimi araştırmacılar göre Kırım Türkleri de benzer biçimde, dünya okyanusunda büyük bir balık bulunduğunu ve balığın üzerinde boynuzlarıyla dünyayı taşıyan bir boğa olduğunu ileri sürerlerdi.

Altay yaratılış efsanelerinin bazı kahramanları yabancı adlar taşırlar; mesela Mangdaşire, Şal-Yime, May-Tere vb. Bu efsanelerin bazı motifleri de Eski Türk kültüründe bulunmamaktadır. Mesela Tanrı'nın gökte oturması, yaratma eyleminde nesne ve kişilere başvurması, Ak-Ana, Tanrı'nın insanlarla doğrudan konuşması ...gibi. Altay yaratılış efsanelerinde, Türk destanlarındaki güçlü yapı ve görkem de yoktur. Ergenekon Destanı ile karşılaştırılmaları bile bunu kolayca gözler önüne serer.

Aşağıda iki yaratılış efsanesi de yer almaktadır.

Yeriding Pütkeni (Yerin Yaratılışı)

Herşeyden önce su vardı. Yer, ay, gök, güneş yoktu. Tanrı (Kuday) ile Kişi vardı. İkisi de birer kara kaz gibi su üzerinde uçuyorlardı.

Tanrı bir şey düşünmüyordu. Kişi, yel çıkarıp suyu dalgalandırdı; Tanrı'nın yüzüne su sıçrattı. Bunu yapınca da kendisinin Tanrı'dan güçlü olduğunu sandı; daha yüksekte uçmak istedi. Ama uçamadı; suya düşüp dibe battı. Boğulmak üzereydi. "Bana yardım et!" diye bağırıp Tanrı'dan yardım istedi.

Tanrı "Yukarı çık!" dedi, o da sudan çıkıverdi. Sonra Tanrı, "Sağlam bir taş olsun!" dedi. Suyun dibinden bir taş yükseldi. Tanrı ile Kişi, taşın üzerine oturdular. Tanrı, Kişi'ye "Suya dal, suyun dibinden toprak çıkar!" diye buyruk verdi. Kişi, Tanrı'nın buyruğunu yerine getirdi. Suyun dibinden çıkardığı toprağı Tanrı'ya götürdü.

Tanrı, Kişi'nin getirdiği toprağı suyun üzerine serperken "Yer olsun !" diye buyurdu. Buyruk yerine geldi, yeryüzü yaratıldı. Tanrı, yine Kişi'ye "Suya dal, suyun dibindeki topraktan çıkar !" diye buyruk verdi. Kişi, suya daldığında, bu kez kendim için de toprak alayım diye düşündü. İki avucuna da toprak doldurdu; bir avucundakini Tanrı'dan gizlemek için ağzına attı. Dileği, Tanrı'dan gizli kendine göre bir yer yaratmaktı. Avucundaki toprağı getirip Tanrı'ya uzattı. Tanrı, toprağı suyun üzerine serpip genişlemesini buyurdu. O'nun suya serptiği toprak gibi, Kişi'nin ağzındaki toprak da büyüyüp genişlemeğe başladı. Kişi korktu; soluğu kesildi, öleyazdı. Kaçmağa başladı. Ancak, nereye kaçsa yanı başında Tanrı'yı buluyordu. O'ndan kaçamıyordu. Çaresiz kaldı, Tanrı'ya yalvarmağa başladı: "Tanrı! Gerçek Tanrı! Bana yardım et".

Tanrı, Kişi'ye "Ağzındaki toprağı ne için sakladın" dedi. Kişi, "Kendime yer yaratmak için saklamıştım" diye yanıt verdi. Tanrı da, "Öyleyse at ağzından ve kurtul" dedi. Kişi'nin ağzındaki toprak yere dökülürken küçük tepeler oluştu. Tanrı, "Artık sen günahlı oldun" dedi, "Bana karşı geldin. Kötülük düşündün. Bundan sonra sana uyanlar, senin gibi kötülük düşünenler senin gibi kötü kişi olacak; bana uyanlar ise iyi ve pak kişiler olacak, güneş ve aydınlık yüzü görecek. Ben, gerçek Kurbustan adını almışımdır; bundan sonra senin adın da Erlik olsun. Günahlarını benden saklayanlar senin adamın olsun, günahlarını senden saklayanlar benim adamım olsun".

Yeryüzünde, dalsız budaksız bir ağaç yeşerdi. Tanrı, bu dalsız budaksız ağaçtan hoşlanmadı. "Dalları, yaprakları olmayan ağaca bakmak güzel değil. Bu ağacın dokuz dalı olsun!" dedi. Dalsız budaksız ağaç birden dokuz dallı oldu. Tanrı, "Dokuz dalın herbirinin kökünden, birerden dokuz kişi türesin; bunlar dokuz ulus olsun!" dedi.

Erlik, bunlar olurken büyük bir gürültü duydu. Nedir acaba diye düşündü. Tanrı'ya gürültünün nedenini sordu. Tanrı, "Ben bir kaganım, sen de kendince bir kagansın. İşittiğin gürültüyü yapanlar benim ulusumdur!" dedi. Erlik, Tanrı'dan bu ulusu kendisine vermesini istedi. Tanrı, "Olmaz!" diye karşıladı; "Sen git kendi işine bak!".

Erlik'in canı sıkıldı. Hele bir gidip şu insanları göreyim diyerek kalabalığın yanına vardı. Orada insanlardan başka yaban hayvanları, kuşlar ve daha nice yaratıklar vardı. Erlik, Tanrı bunları nasıl yarattı acaba, bunlar ne yer, ne içerler diye düşündü. O düşüne dursun, insanlar ağacın yemişlerinden yemeğe başlamışlardı. Erlik baktı ki, insanlar ağacın yalnızca bir yanındaki yemişleri yiyorlar, öte yandakilere ellerini sürmüyorlar. İnsanlara bunun nedenini sordu. İnsanlar, şu yanıtı verdiler: "Tanrı bize şu yandaki dört dalın yemişini yemeği yasakladı. Biz yalnızca Tanrı'nın izin verdiği, ağacın gündoğusundaki yemişlerden yiyoruz. Şu gördüğün yılan ile köpek, yasak yandaki yemişleri yemememiz için bekçilik ediyor. Bundan sonra Tanrı göğe çıktı. Beş dalın yemişi de bizim aşımız oldu"

Bu yanıt, Erlik'i sevindirdi. Erlik Körmös, insanlardan Törüngey denilen erkeğe yaklaştı. Ona "Tanrı size yalan söylemiş. Asıl, yasakladığı yemişlerden yemeniz gerekir. Onlar daha tatlıdır. Bir deneyin; göreceksiniz" dedi. Erlik, uyumakta olan yılanın ağzına girdi; ağaca çıkmasını söyledi. Yılan, ağaca çıkıp yasak yemişlerden yedi. Doğanay'ın karısı Eje, yanlarına geldi. Erlik, Törüngey ile Eje'ye de yasak yemişlerden yemelerini söyledi. Törüngey, Tanrı'nın sözünü tutarak yasak yemişlerden yemedi. Karısı Eje dayanamadı, yedi. Yemiş çok tatlı idi. Alıp kocasının ağzına sürdü. Törüngey ile Eje'nin tüyleri birden döküldü. Utandılar. Kaçıp, herbiri bir ağacın ardına saklandılar.

Derken Tanrı geldi. Bütün ulus, kaçışıp bir köşeye gizlendi. Tanrı, "Törüngey! Törüngey! Eje! Eje! Neredesiniz" diye haykırdı. Törüngey ile Eje "Ağaçların arkasındayız" dediler, "Karşına çıkamıyoruz, utanıyoruz". Sonra, olanları bir bir anlattılar. Tanrı, bildiği şeyleri duymanın öfkesi içinde herbirine ayrı cezalar verdi. "Şimdi sen de Körmös'ten (Şeytan'dan) bir parça oldun" diyerek yılana verdi ilk cezayı. "İnsanlar sana düşman olsun; seni görünce vurup, ezip öldürsünler!" dedi. Eje'ye döndü, "Sen, Körmös'ün sözüne uydun. Yasak yemişi yedin. Cezanı çekeceksin. Çocuk doğuracaksın. Doğururken de acı çekeceksin. Sonunda öleceksin, ölümü tadacaksın". Törüngey'e de şöyle diyerek cezasını verdi: "Körmös'ün aşını yedin. Benim sözümü dinlemedin, Körmös Erlik'in sözüne uydun. Onun adamları onun dünyasında yaşar, karanlıklar dünyasında bulunur. Benim ışığımdan yoksun kalır. Körmös bana düşman oldu; sen de ona düşman olacaksın. Benim sözümü dinleseydin, benim gibi olacaktın. Dinlemediğin için dokuz oğlun, dokuz da kızın olacak. Bundan sonra ben, insan yaratmayacağım. Artık, insanlar senden türeyecek."

Tanrı, Erlik'e de kızdı. "Benim adamlarımı niçin aldattın ?" diye sordu öfkeyle. Erlik "Ben istedim, sen vermedin" dedi, "Ben de senden çaldım. Artık, hep çalacağım. Atla kaçarlar ise düşürüp çalacağım. İçip içip esrirler (sarhoş olurlar) ise birbirlerine düşürüp döğüştüreceğim. Suya girseler, ağaçlara çıksalar bile yine çalacağım". Tanrı da, "Öyleyse; dokuz kat yerin altında ayı, güneşi olmayan karanlık bir dünya vardır. Seni oraya atıyorum" diyerek Erlik'i cezalandırdı. Her şey bitince, bütün insanlara birden şöyle dedi: "Bundan sonra kendi yemeğinizi kendiniz kazanacak, gücünüzle elde edeceksiniz; benim yemeğimden yemek yok. Artık, yüz yüze gelip sizinle konuşmayacağım. Bundan sonra size May-Tere'yi göndereceğim".

May-Tere, insanlara birçok şey öğretti. Arabayı da May-Tere yaptı. Ot köklerini, yenilebilecek otları insanlara öğretti. Erlik, May-Tere'ye yalvardı: "Ey Gök Oğul, bana yardım et. Tanrı'dan izin dile. Yanına çıkmak istediğimi söyle. Yardım et bana". May-Tere, Erlik'in dileğini Tanrı'ya iletti. Tanrı aldırış etmedi. May-Tere, altmış yıl yalvardı. Sonunda Tanrı, Erlik'e haber gönderdi: "Düşmanlıktan vazgeçersen, insanlara kötülük etmezsen sana izin veririm, yanıma gelirsin!" Erlik, söz verdi. Tanrı'nın katına çıktı. Baş eğdi. "Beni kutsa. Bana izin ver, ben de kendime gökler yapayım" diye yalvardı. Tanrı, izin verdi. Erlik, kendisi için gökler yaptı. Adamlarını topladı, yaptığı göklere yerleştirdi; kendisi de başlarına geçti. Çok kalabalık oldular. Tanrı'nın en sevgili kullarından olan Mangdaşire, bu duruma çok üzüldü. Üzüntü içinde düşündü: "Bizim öz kişilerimiz yeryüzünde sıkıntı çekip yoruluyor. Erlik'in adamları ise, göklerde keyfedip duruyor." Mangdaşire, bu üzüntü içinde Erlik'e savaş açtı. Erlik, daha güçlü çıktı. Ateş ile vurup Mangdaşire'yi kaçırdı. Mangdaşire, Tanrı'nın katına çıktı. Tanrı, "Nereden geliyorsun?" dedi. Mangdaşire, "Erlik'in adamlarının gökte oturması, bizim adamlarımızın ise yeryüzünde binbir güçlük içinde yaşamaları ağırıma gitti. Erlik'in yandaşlarını yere indirmek, göklerini başına yıkmak için Erlik'le savaştım. Gücüm yetmedi, o beni kaçırdı" diye yanıt verdi. Tanrı, üzülmemesini söyledi. "Erlik'e benden başka kimsenin gücü yetmez" dedi, "Erlik'in gücü senden çoktur. Ama gün gelecek, senin gücün Erlik'in gücünden üstün olacak". Mangdaşire'nin yüreği serinledi, rahat rahat uyudu.

Gün geldi, Mangdaşire güçleneceğini anladı. O gün Tanrı, Mangdaşire'yi yanına çağırdı. "Var git. Güçlendin artık. Erlik'in göklerini başına yıkacak güce kavuşturdum seni. Dileğine ereceksin" dedi, "Sana, kendi gücümden güç verdim". Mangdaşire şaşırdı: "Yayım yok, okum yok. Kargım yok, kılıcım yok. Kupkuru bir bileğim var. Yalnız bilek gücüyle Erlik'i nasıl yok edebilirim?". Tanrı, Mangdaşire'ye bir kargı verdi. Mangdaşire, kargıyı alıp Erlik'in göklerine gitti. Erlik'i yendi, kaçırdı; göklerini kırdı geçirdi. Erlik'in gökleri parça parça oldu, yeryüzüne döküldü. O güne değin dümdüz olan yeryüzü, o günden sonra kayalıklarla, sivri dağlarla doldu. Görklü Tanrı'nın özene bezene yarattığı güzelim yeryüzü eğri büğrü oldu. Erlik'in bütün yandaşları yere döküldü; suya düşenler boğuldu, ağaca çarpanlar sakatlanıp can verdi, sivri kayaların üstüne düşenler öldü, hayvanlara çarpanlar hayvanların ayakları altında kaldılar.

Erlik, varıp Tanrı'dan kendine yeni bir yer istedi. "Benim göklerimin yıkılmasına sen izin verdin; barınacak yerim kalmadı" dedi. Tanrı, Erlik'i yerin altındaki karanlıklar ülkesine sürdü. Üzerine yedi kat kilit vurdu. "Burada gün ışığı, ay ışığı görmeyesin. Üzerinde sönmez ateşler olsun. İyi olursan yanıma alır, kötü olursan daha derinlere sürerim" dedi. Bunun üzerine Erlik, "Öyleyse ölmüş kişilerin canlarını bana ver; gövdeleri senin olsun, canları benim" dedi. Tanrı, "Yo, onları sana vermeyeceğim" dedi, "İstiyorsan kendin yarat". Erlik eline çekiç, körük ve örs aldı. Vurmağa başladı. Bir vurdu, kurbağa çıktı. Bir vurdu, yılan çıktı. Bir vurdu, ayı çıktı. Bir vurdu, domuz çıktı. Bir vurdu, Albıs (kötü ruh) çıktı. Bir vurdu, Şulmus (kötü ruh) çıktı. Sonunda Tanrı, Erlik'in elinden çekici, örsü, körüğü aldı; ateşe attı. Körük bir kadın, çekiç bir erkek oldu. Tanrı, kadını tutup yüzüne tükürdü. Kadın bir kuş olup uçtu. Bu kuş, eti yenmez, tüyü yelek olmaz Kurday denilen kuştur. Tanrı, erkeği de tutup yüzüne tükürdü. O da bir kuş olup uçtu; adına Yalban kuşu dediler.

Bu olanlardan sonra Tanrı, insanlara "Ben size mal verdim, aş verdim. Yeryüzünde iyi, güzel, pak olan ne varsa verdim. Yardımcınız oldum. Siz de iyilik yapın. Ben, göklerime çekileceğim, tez dönmeyeceğim" dedi.

Yardımcı ruhlarına döndü: "Şal-Yime; sen, rakı içip aklını yitirenleri, körpe çocukları, tayları, buzağıları koru. Onlara kötülük gelmesin. Sağlığında iyilik yapmış olanların ruhlarını yanına al; kendini öldürenlerinkini alma. Zenginlerin malına göz dikenleri, hırsızları, başkalarına kötülük edenleri de alma. Benim için, bir de kaganları için savaşıp ölenlerin ruhlarını da yanına al, benim yanıma getir.
İnsanlar ! Size yardım ettim. Kötü ruhları (körmösler) sizden uzaklaştırdım. Körmösler size yaklaşırsa, onlara yiyecek verin, ama onların yiyeceklerinden yemeyin; yerseniz, onlardan olursunuz. Benim adımı söylerseniz korumam altında olcakasınız. Şimdi ben aranızdan ayrılıyorum, ama yine geleceğim. Beni unutmayın, geri gelmez sanmayın. Geri döndüğümde iyiliklerinizin, kötülüklerinizin hesabını göreceğim. Şimdilik benim yerimde Yapkara, Mangdaşire ve Şal-Yime kalacaklar; size yardımcı olacaklar.

Yapkara! Gözlerini dört aç. Erlik senin elinden ölenlerin canlarını çalmak isterse, Mangdaşire'ye söyle; o güçlüdür.

Şal-Yime! Sen de iyi dinle. Albıs, Şulbus yeraltındaki karanlıklar ülkesinden çıkmasınlar. Çıkarlarsa, hemen May-Tere'ye bildir. Ona güç verdim. O, kötü ruhları koğar.

Podo-Sünku, Ay'ı ve Güneş'i bekleyecek. Mangdaşire, yeryüzünü ve gökyüzünü koruyacak. May-Tere, kötüleri iyilerden uzaklaştıracak.

Mangdaşire, sen de kötü ruhlarla savaş. Güç gelirse benim adımı çağır. İnsanlara iyi şeyleri, iyi işleri öğret. Oltayla balık avlamayı, tiyin (sincap) vurmayı, hayvan beslemeyi öğret".

Sonra, Tanrı uzaklaştı. Mangdaşire, Tanrı'nın sözlerini yerine getirdi. Olta yaptı, balık avladı. Barutu buldu, sincap vurdu. Gün geldi, Mangdaşire kendi kendine mırıldandı: "Bugün beni yel uçuracak, alıp götürecek". Bir yel geldi, Mangdaşire'yi uçurup götürdü. Bunun üzerine Yapkara insanlara "Mangdaşire'yi Tanrı yanına aldı. Artık, onu bulamazsınız. Gün gelecek, beni de yanına çağıracak. Nereye isterse oraya gideceğim. Öğrendiklerinizi unutmayın. Tanrı'nın yargısı budur" dedi.
İnsanları kendi haline bırakıp o da gitti.

İkinci Yaratılış Destanı

Gök yoktu, yer yoktu. Yalnızca, sonu olmayan bir deniz vardı. Tanrı Ülgen (Aakay, Kurbustan), bu denizin üzerinde uçuyordu. Konacak sert bir yer arıyordu, bulamıyordu. Böyle uçarken gönlüne doğdu. Bir ses "Önündeki nesneyi yakala" diye fısıldadı. Ülgen, bu fısıltıyı yineledi. Ellerini öne doğru uzattı. O sırada su yüzüne bir taş çıkmıştı. Ülgen, taşı yakaladı, üzerine kondu. Taşın üstünde ne yapacağını düşündü. Uçsuz bucaksız suyun içinden Ak Ene (Ak Ana), süzülüp Ülgen'in karşısına çıktı ve "Yarat" dedi; üç kez yineledi. Ülgen "Nasıl?" diye sordu. Ak Ene "Yaptım oldu de, yaptım olmadı deme" dedi. Sonra, Ak Ene kayboldu. Bir daha da görünmedi. Ülgen, insanlara şu buyruğu verdi. "Var olana yok demeyin; vara yok diyen de yok olur!".

Ülgen, "Yer yaratılsın!" dedi; yer yaratıldı. "Gökler yaratılsın!" diye buyurdu; gökler yaratıldı. Böylece bütün dünyayı yarattı. Sonra, üç büyük balık yaratıp, yeri onların üzerine yerleştirdi. Balıklardan ikisini yerin kenarına, üçüncüsünü ortasına temel yaptı. Ortada bulunan balığın başı kuzey yönündedir. Bu balık başını eğerse, kuzeyden yayık (tufan) olur. Başını daha aşağı eğerse, yeryüzünde su basmadık bir avuç yer kalmaz. Onun için bu balık, büyük bir zincirle bir direğe bağlanmıştır. Onu, Mangda-Şire yönetir.

Ülgen, dünyayı yaratırken ay ve gün ışığının dokunduğu Altın Dağ'da oturdu. Bu dağ, gök ile yer arasında idi. Dünya'nın yaratılışı altı gün sürdü. Yedinci gün Ülgen yatıp uyudu; sekizin gün kalktı...

Bizim Ay ve Güneş'imizin dünyasından başka, doksan dokuz dünya daha vardır. Bunların hepsinde birer uçmag (cennet), birer tamu (cehennem) vardır. Herbirinde insanlar bulunur. En büyük dünya, Han Kurbustan Tengere'dir. Bay-Ülgen, bu âlemin yönetimini yardımcılarından olan Mangızın Matmas Burkan adlı ruha vermiştir. Bu dünyanın yerinin adı Altın Telegey'dir. Cehennemi, Mangız Toçiri Tamu'dur. Bu tamuyu, Matman Kara adlı bir zebani yönetir.

Doksan dokuz âlemin ortancası, Ezre Kurbustan Tengere'dir. Ezre Tengere'yi, Belgein Keratlu Türün Musıkay Burkan'a verilmiştir. Yerinin adı, Altın Şarka'dır. Cehennemi, Tüpken Kara Tamu'dur. Bu cehennemi Matman Karakçı yönetir.

Kişioğullarının bulunduğu bizim dünyamız, en küçük dünyadır. Adına, Kara Tengere Dünyası denilir. Bu dünyayı, May-Tere yönetir. Cehenneminin adı, Kara Teş'tir. Bu cehennemi, Kerey Han yönetir. Bizim dünyamızın üzerinde otuz üç kat gök vardır.

Bay-Ülgen, birgün denize bakarken, suyun üstünde bir toprak parçasının yüzdüğünü gördü. Toprağın üzeri, insan gövdesine benzeyen bir kil tabakası ile kaplıydı. Ülgen, "Bu cansız toprak, kişi olsun!" diye buyurdu. Toprak, kişi oldu. Ülgen, ona Erlik adını verdi; olduğu yere bıraktı. Erlik, giderek Ülgen'i buldu. Ülgen de onu yanına aldı; kendisine küçük kardeş yaptı. Bir zaman sonra Erlik, Ülgen'i kıskandı. Ondan daha güçlü olmak istedi. Ülgen'e imrendi, "Ben de onun gibi olmalıyım" diye düşündü. Düşüne düşüne Ülgen'e düşman oldu. Ülgen bunun yerine, Mangdaşire'yi yarattı. Sonra da, bizim dünyamızda yedi kişi yarattı. Bunların kemikleri kamıştan, etleri topraktan oldu. Kulaklarına üfledi, can verdi. burunlarına üfledi, akıl verdi. En sonra da, yine bir kişi yarattı ve May-Tere adını verdi. Ona "Bu insanları sen yönet" diye buyurdu.

KAHRAMANLAR

Tanrı Kara Han: Tanrı’dır. İyilikleri ve güzellikleri sever ve bunları emreder. Kötülükleri ve çirkinlikleri yasaklar. Bağışlayıcıdır. Yaratıcıdır. Herşeyi o yaratmıştır.
Ak Ana: Sular altında yaşayan, suların perisi bir kadın onun isteğiyle Tanrı Kara Han Er Kişi’yi yaratmıştır.
Er Kişi: Kanatlı, uçabilen, Tanrı Kara Han tarafından yaratılmış olmasına rağmen Tanrı’ya ortak olmak isteyen hatta Tanrı’ndan üstün olmak isteyen, sürekli kötülükleri, çirkinlikleri seven, nankör, tanrı tarafından yaratılmış ilk insandır. İslam dinindeki şeytana benzer.
Doğanay: Tanrı’nın ağaç dallarından yarattığı ilk insanlardan biridir. Hanımı Ece’ye kanarak Tanrı’nın men ettiği meyvelerden yiyerek cezaya çarptırılmıştır. İslam dinindeki Hz. Adem’e benzer.
Ece (Eje): Er kişi tarafından kandırılıp Tanrı’nın yasak ettiği meyvelerden yiyen ilk kişidir. Tanrı tarafından cezalandırılmıştır. Yüzünden pürüz geçmemesi ve sürekli sancı çekmesi gerekiyor cezası gereği.
Yılan ve Köpek: Tanrı Kara Han tarafından insanların korunması için yaratılmıştır. Gör evlerini ihmal ettikleri için cezalandırılmışlardır.
Gök-Oğul: İnsanlara bir çok şeyi öğreten bir melektir. Tanrı Kara Han’ın elçisidir.
Ulu Kişi: Meleklerin başıdır. Tanrı Kara Han’ın en sevgili yoldaşıdır. Er Kişi’nin göklerini paramparça etmiştir. Kötü ruhları öldürmüştür.
Ağca dağ, Gün Asan, Alma Ata: Tanrı Kara Han’ın yarattığı meleklerdir. İnsanlara kötülüklerden korumaya çalışmışlardır. İnsanlara güzel şeyler öğretmişlerdir.

MOTİFLER

Bu destanda hem tarihî hem dinî hem de olağanüstü özellikler vardır. Motif olarak yaratma Tanrı Kara Han’a has bir özelliktir. Er Kişi’ye ait kötülük etme motifi var. Bunu şeytan olarak da alabiliriz. Sürekli kötülüğü emretmektedir. Buna mukabil sürekli iyiliği emreden melekler de vardır. Yasak ağaçtan yeme motifi vardır. Bu da İslam inancındaki Hz. Adem ve Hz. Havva’ya yasaklanan ağaç gibidir. Bu destana, insanların yaratılışından, tarihinden bahsettiği için tarihilik, Er Kişi’ye uçma özelliği verildiği için olağanüstülük, dini motifler taşıdığı için yani Doğanay ile Ece’nin Hz. Adem ile Hz. Havva’ya benzemesi, Er Kişinin şeytana benzemesi hasebiyle dini özellikler taşıdığını söyleyebiliriz.
Bu destandan şu sonuçlar çıkarılabilir:
1- Türklere göre kainatı yaratan tek bir kuvvet vardır. Kainat sudan ve topraktan yaratılmıştır.
2- Kadın hayatta mühim bir unsurdur. Tanrı Kara Han yaratma ilhamını bir kadın olan “Ak Ana” vermiştir.
3- Şeytan çok büyük kudretlere malik olmakla beraber esas itibari ile insandır. Hiçbir zaman Tanrı Kara Han’a den

MESAJ

Tanrı’nın her şeyi yarattığını ve kainatta her şeyin insan için yar atıldığını, insanların iyilik ve güzellik yolunda çalışması gerektiği sonucunu çıkarabiliriz. Her şeyin bir sonu olduğunu ve herkes yaptığının karşılığını göreceğini, iyilik yapanların ödüllendirileceğini, kötülük yapanların ise cezalandırılacağının sonucunu çıkarabiliriz.

KAYNAKLAR:
1- Nihal Atsız, Türk Edebiyatı Tarihi
2- M. Necati Sepetçioğlu, Türk Destanları
3- N. Sami Banarlı, Resimli Türk Edebiyatı, c.I
4- S. Kemal Karaalioğlu, Türk Edebiyatı Tarihi, c.I
5- Şükrü elçin, Halk Edebiyatına Giriş.
6- Bahaeddin Ögel, Türk Mitolojisi, c.I
7- M. Necati Sepetçioğlu, Karşılaştırmalı Türk Destanları
8- Z. Veledi Togan, Umumî Türk Tarihine Giriş
9- P. Naili Boratav, Halk Hikayeleri ve Halk Hikayeciliği


internette sahte can yücel metinleri/semih çelenk (güncel liste)


(Yaklaşık son on yıldır internette, sosyal medyada dolaşan “Can Yücel” imzalı ancak Can Yücel’in ne üslubunu ne ince alayını barındırmayan sahte metinler aşağıda sıralanmıştır.)

1.Bağlanmayacaksın
2.Kadın Dediğin
3.Erkek Dediğin
4.Seninle Olmanın En Güzel Yanı
5.Anladım
6.Herşey Sende Gizli
7.Eğer
8.Herkes Gitmek İstiyor
9.Sevdiğin Kadar Sevilirsin
10.Sağlık Olsun
11.Tam zamanında Yaşamak (Yaşamak Zamanı)
12.Tersten Yaşamak
13.Biraz Değiştim
14.Bir gün Anlarsın
15.Gitmek
16.Seninle Yaşlanmak İstiyorum
17.Asla Keşkelerim Olmadı
18.Özledim Seni
19.Bilmelisin ki
20.Aşk
21.Boşver ve Yaşı Başı
22.Olmuyorsa Zorlamayacaksın
23.Ben Benden Olgun İnsan İsterim Karşımda
24.Öyle Sabah Uyanır Uyanmaz Fırlama Yataktan
25.Farkında Olmalı İnsan
26.Bir Eşi Olmalı İnsanın
27.Unutma 
28.Sevgi Emekmiş
29.Özleme Dair (Kim Özlerdi?)
30. Ömür Dediğin Bir Gündür O da Bugündür
31.Aşk Ayakkabı Gibidir

32.Rakı İçen Kadınlar
33.Ateş ve Su

34.Ülke Bölünsün İstiyorum
35.Kadınım Ben
36.Senin İçin Yasak Dediler
37.Bayram Şiiri
38.Dostlar Irmak Gibidir
39.Öye Bir Hayat Yaşadım ki
40.Bir Yolun varsa Gidilecek
41.Ömür Dediğiniz Nedir Ki
42.Fakirin Gayrimeşru Çocuğu
43.Ey Yüreğim

(yukardaki liste semih çelenk tarafından yapılmıştır.)


Yayınlar hakkında görüş ve düşüncelerinizi yorum olarak yazabilir, bloğumu takibe alabilir, mail listemize kaydolabilirsiniz. Beğendiğiniz yazıları sosyal sitelerde paylaşarak dostlarınızı haberdar edebilirsiniz. Geldiğiniz için teşekkürler.

Kent Öyküleri Hakkında




Kent hayatı… Modern dünyanın bize bir sivri bir bıçak gibi sırtımıza dayadığı ve yavaş yavaş etimize batırdığı kentler. Kent hayatının; ”gündelik koşuşturması” gibi sıfatlara büründürdüğümüz, zehir olan tüm yaşamımız. Bu zehrin içinde fermente olmuş insanlığımız…
Mehmet Koç, İstanbul ve çevresinde senelerdir düzenlediği şiir programlarıyla tanınıyordu. Öyle ki, ondan bir öykü kitabından önce şiir kitabı bekliyordur herkes. Kitabın ön sözünde yazarın kendi belirttiği gibi; gündelik hayatın içinden hepimizin karşılaşabileceği öyküler barındırıyor kitap.
Peki hepimizin yaşadığı bu öykülerin, hepimiz tarafından ne kadar farkediliyor?
Belki de Mehmet Koç’un bir yazar olarak davası budur. Öykülerinde yaşadığımız çevremize karşı duyarsızlığımızı ve bencilliğimizi suratımıza vuran yazarın öykülerinin baş karakterlerinde yine herkes gibi sıradan insanlar yer alıyor. Yaptığımız iyiliklerin bile nasıl arkasını aradığımızı, aşkların gerçek aşkların karşısında nasıl yerin dibine girebileceğini ve hayatta karşılaşabileceğimiz zorluklara karşısın da ”kent insanının” nasıl da güçsüz durduğunu anlatıyor öyküler.
13731683_1051976238170894_3813715001118018957_n
Evet kariyerinizin en üst noktalarında bir ceylan zarafetiyle gezinebiliyor olabilirsiniz, hep en yükseklerde sesinizi tüm şehre dağıtan bir kurt olabilirsiniz ama ” Kent Öyküleri” adlı öykü kitabında bulunan öyküleri yaşadığınızın farkında değilsiniz… Belki de sizi çevrenizde dönen olaylara karşı duyarsızlaştıran da bu zerafetiniz ve gücünüzdür. Kent yaşamının sizin üzerinize giydirdiği zarafet ve güç kostümü yalnızca sizi kandırdığı gibi, insanlık karşısında sizi acımasız bir varlık haline getirir. Gözümüzde kaçan şeyler ne kadar büyük olabilir ki?
Üst paragrafta size sunulan son cümleyi kendinize bir sorun ve bu kitabı okuyun… Sokağa çıkın sonra ve genç birine çay söyleyin, bira söyleyin, bir dal sigara uzatın ve en sonunda o şehirde neyiniz var ise bırakın; terk-edin bulunduğunuz şehri…
İşte o zaman okumanıza gerek kalmaz bu kitabı…” – Yok hayır ben bunu yapamam! ” diyorsanız…
Mehmet Koç’un yazdığı ”Kent Öyküleri” adlı kitabı okuyun…
deryasss-4


Yayınlar hakkında görüş ve düşüncelerinizi yorum olarak yazabilir, bloğumu takibe alabilir, mail listemize kaydolabilirsiniz. Beğendiğiniz yazıları sosyal sitelerde paylaşarak dostlarınızı haberdar edebilirsiniz. Geldiğiniz için teşekkürler.

Uzamsal Olarak Gerçek Nedir? Sen Gerçek misin?


Gerçeklik kavramı, bir ucundan uzamla sıkı ilintilidir. Uzamsallık bir çok alanda kendine özgü açıklamalara sahip. Fakat; uzamsallık hayatın her alanına kendisini öylesine kodlamış ki; ondan uzak olmak imkansız. Uzay-zaman ilişkisi uzamla birebir ilintilidir.
Uzamsallık;
1-a. fel. 1. Algılanan nesnelerin temel niteliği. 2. Bir nesnenin uzayda kapladığı yer, vüsat;
2Özdeğin kapladığı yer büyüklüğü ya da bir şeyin nereye dek vardığı. bk. uzamsal özellik.
3Yer kaplama; algılanan cisimsel nesnelerin temel niteliği; uzayda yerleşmiş olan ve uzayın bir bölümünü dolduran cisimlerin niteliği. .// Descartes, cisimsel varlığı, düşünen varlık (res cogitans) olan ruhun karşısında, yer kaplayan gerçek (res extensa) olarak belirlemiştir.
4İnsanı, çevreden belli bir ölçüde ayıran ve içinde yaşam etkinliklerini ve eylemlerini sürdürmesine elverişli, toprak, hava ve sudan oluşan çevre.
5Gözlem,gözlem simgeleri ya da çizgelerin içinde konum kazandığı üçboyutlu çerçeve.
Şeklinde açıklanabilmektedir.

Pekiyi; buradan nereye varacağım? Son zamanlarda izlediğim filmlerden en çok kafama takılan bir filmden bahsedeceğim. Filmin adı Suçlu-Criminal. İngiltere-ABD ortak yapımı, yönetmenliğini Ariel Vromen’ın yaptığı; senaryosunu; Douglas Cook, David Weisberg’in yazdığı, Kevin Costner, Gary Oldman, Gal Gadot, Alice Eve, Ryan Reynolds, Tommy Lee Jones, Scott Adkins, Amaury Nolasco, Antje Traue, Jordi Mollà, Emmanuel Imani’nin rol aldığı 
fullhd-suclu-criminal[1]
2016 yapımı bir film. Filmde; ölü bir CIA ajanının anılarının ve becerilerinin aktarıldığı bir mahkumun (Kevin Costner), büyük çaplı bir faciayı önlemesi anlatılıyor. Şimdi; “alıştık artık ABD sinemasının kendi kahramanlarını yarattığı filmlerden birisi daha!” dediğinizi duyar gibi oluyorum. Evet; bir bakıma öyle ama benim dikkat çekeceğim konu daha başka. Filmin görünen yüzünde bir kahraman yaratılıyor; diğer yüzüne baktığınızda aslında senaryonun can damarını oluşturan konu gözünüze çarpıyor. Bir insanın beyninin elektrik haritası çıkarılıp, başka bir insanın beynine aktarılması, işleniyor. Yüzeysel bakıldığında basit, sıradan bir film gibi görülüyor. Fakat, detaylara inince aslında filmin içinde gizlenmiş unsurlar tek tek ortaya çıkıyor. En başta, filmin kötü karakteri olan Xavier Heimdahl (Zavyer Haymdal) geliyor. Size de bir şeyler çağrıştırmadı mı? Xavier, başka bir filmde kötülükle savaşan bir karakter; Heimdahl,  İskandinav mitolojisinde tanrıların ve Midgard ile Asgard arasındaki Bifrost köprüsünün bekçisiliğini yapan Heimdallr karakterini çağrıştımıyor mu sizcede? Dahası; wikipediada, Heimdallr hakkında şöyle yazıyor: “Gözlerinin dünyanın öbür ucunu görebilecek kadar keskin, kulaklarının bir çimin büyüdüğünü duyabilecek kadar hassas olduğu söylenir. Aynı zamanda Odin’in elit askerleri olan Einherjarları yetiştirir. Kıyamet günü Loki ile dövüşecektir, bu savaşta kimse galip çıkmayacak ikisi de ölecektir.
beyinn

Bu rivayetlerin yanı sıra Heimdallr sadece dünya ile kalmayıp bütün evreni gözetleyecek hassas yetilere sahiptir. Heimdallr, Asgard’daki bifrost köprüsünün hem koruyucusu, hem geçit kapısını açıp kapayan bir bekçidir. Heimdallr’a Odin’in ondan korkup korkmadığının sorulduğu rivayetler arasında geçmektedir.” Filmdeki karakterler neredeyse örtüşen ama görev anlamında tam zıt kutuplara oturan karakterler. Mitilojik Heimdallr, koruma, gözetme görevindeyken, filmdeki Heimdahl, dünyanın politik, sosyolojik açıdan değiştirilip, kendi düşünce sisteminin uygulanmasını istiyor. Diğer yandan, film hakkında bir şeyler ararken ilginç bir şeyle daha karşılaştım. Mats Heimdahl. Bilgisayar ve iletişim sistemleri üzerine uzman biris
18621841929_4984ac8cdc_o[1]
i. Ne alaka diyecek olabilirsiniz ama filmde bir gönderme olduğu kanısındayım. Zira kötü karakter, bazı noktalarda gerçek hayattaki bu kişiyle benzeş gibime geldi.
Filmin oturtulduğu temel konuya gelirsek;  beyin nöronlarının haritasının çıkartılıp, başka bir insanın beynine nakledilmesi. Fizyolojik beynin aktarılmasının imkansız olduğu anlaşıldı. Şimdilerde bir hayal gibi gelse de beyin nöronlarının aktarımı söz konusu. Bilim camiasında bu tür bir gelişme okumadım ama yapılan filmler, bizlere ufak ip uçları veriyor kanısındayım. Zira, 2015 yapımı SELF LESS filmi de aynı konu üzerine yoğunlaşıyor. Bu filmde de zengin bir işadamı, kendi beyin nöronlarını bir başkasına aktartıyor.
eeee
Aslında benim kafama takılan şey, bunların tamamen dışında; ötesinde. Bir insanın beyni ya da hafızası, nöron haritası artık ne derseniz; kendi düşündüğü, yaşadığı, yaşamadığı, hayalleri, hayal kırıklıkları, aklınıza bir insanla ilgili gelebilecek her şey. Bütün bizi biz yapan şeyler, tümleşik olarak beyin nöronlarından öte bir şey değil. Ruh olgusundan tutunda, fiziksel aktivitelerimizin tümü, nöronların toplamından öteye gitmiyor. Yani, bugün yolda yürürken düşmeniz ile rüyanızda bir apartmanın tepesinden atlamanız arasındaki fark nedir? Gerçek olan nedir? Gerçekliği sonuçlar mı belirler?
selfless_large.0[1]
Bugün birisiyle seviştiniz, yarın, bugünkü sevişmeniz nöron izlerinde yerini alacak; aynı günün gecesinde rüyanızda başka birisiyle seviştiğinizi gördünüz, uyandığınızda bu da nöronlarda iz olarak kalacak. Peki; gerçek olan mı rüya, rüya mı gerçek? Ya da şöyle düşünün; bu yaşanmışlıklarınız, nöron haritanız sayesinde başka bir insanın beynine aktarılıyor. Yaşanmışlıklar sizin yaşanmışlıklarınız ama beden farklı. Bu bedende sizin yaşanmışlıklarınızın anlamı nedir? Ya da sizin bütün karakter yapınız, prensipleriniz, yaşanmışlıklarıız yeni bedenin beynine aktarıldı, bu bedende sizin gerçekliğiniz hangi adılla betimlenebilir?
Banner-Beyin-1764x700[1]
Birisine aşıksınız, beyninizin nöronları, hafızanız, anılarınız ne derseniz artık, başka bir insana geçtiğinde aynı aşk olarak kalacak mı? Aktarım yapılan kişi sizin gibi düşünüp, hissedip, aşkınızı devam ettirecek mi? Gerçekliğinizin yeni bedeni, onların yaşanmışlıklarını sahiplenip, olduğu gibi mi devam ettirecek, yoksa sizin beyninizdekileri sadece veri parçacıkları olarak kabul edip, hafızasının derinlerine mi atacak? Gerçekliğin uzay-zamanda kapladığı yer kadar olduğunu düşünürsek, bedenimiz gerçekliğin dışına itildiğinde, yaşanmışlıklarımızı verileri başka bir gerçekliğin içine girmesinin anlamı nedir?
criminal-movie-2016-reviews[1] -htc-ve-valvedan-oyun-odakli-sanal-gerceklik-gozlugu_8230369-10210_1280x720[1]
Bireysel düzlemde düşünüldüğünde, böyle bir aktarımın, fizikselliği su götürür bir şey. Sizin zihniniz başka bedende varolurken, aşık olduğunuz kişinin bu yeni bedene yaklaşımı sanırım çok tepkili olacaktır. Hiçbir şey olmasa da büyük bir yadsıma yaşanacaktır. Genel düzlemde bakıldığında böyle bir gelişme ucu bucağı olmayan bir kapı aralayacaktır insanlığa. Düşünsenize; asrın dehası Einstein’ın beyin haritası yaşayan birisine aktarılıyor. O öldüğünde bir başkasına. Bu aktarım biteviye devam ettiriliyor ve bu eşsiz beyin sonsuzluğa doğru yol alıyor. Bu sonsuzlukta o beynin neler yapabileceğini hayal edebiliyor musunuz?
Böyle bir gelişme insanlık için iyi/kötü anlamda çok fazla açılımlar getirecektir şüphesiz. Fakat; “Tanrı hata yaparsa, yaratılmışlığın sonu gelir!” önermesinin uç noktasını oluşturabilir insanoğlu. Dogmatik tanrı inancının, vücut bulmuş hali Tanrı kavramını yeniden tanımlamaya yol açabilir. Zira, bedensez sonsuzluk mümkün olmasa da zihinsel sonsuzluk yakalanmış olur. Kaldı ki; insanlık için önemli olan, zihinsez ölümsüzlüğün sağlanmasıdır. Eşsiz beyinlerin milyonlarca yıl insanlığın hizmetinde olduğunu hayal edin. İyi mi olur kötü mü? O tamamen insanoğluna bağlı bir durum. Tanrı insanlığın arasına inmiş demektir.
Mehmet Koç (http://siiradami.com) şiiradamı


Yayınlar hakkında görüş ve düşüncelerinizi yorum olarak yazabilir, bloğumu takibe alabilir, mail listemize kaydolabilirsiniz. Beğendiğiniz yazıları sosyal sitelerde paylaşarak dostlarınızı haberdar edebilirsiniz. Geldiğiniz için teşekkürler.

AŞK KADINA YAKIŞIR


Yastığımın altında biriken yalnızlıklarım var
Sen ile son bulacak niceleri
Yüreğimin atışı değişecek nefesinle
Seni yazarken kendimi anlatacağım
Dilmden yaradanla bir çıkacak adın
Gecikmiş baharların tomurcuğu olup
Taze güneşlerin bağrında açacağız.
Unutulmuş gecelerde sevişip
Tatlı utançların kapladığı gözlerle bakacağız.
Haykıracağız
Seni seviyorum derken
Titreyecek bedenler ve kentler
*
Kadınım, yıllarımı sensizlikle doldururken
Geleceğin ümidini koydum her boşluğuma
Yıldızlara anlattım seni; daha görmeden yüzünü
Kollarım bedeninin hasretine dövmeli
Haydi çık gel gözümün daldığı noktadan
Coştur şarkıları şiirleri, seni anlatsınlar
Bülbül, gül, tüm sevdalılar kıskansınlar
En coşkun tangoda sarayım düşlerini
Loş ışıkta sarmaş dolaş yeni yaşamla
Özlemlerimin ördüğü duvarlarım yıkılsın
Küskün sesim seninle patlasın her yanda
KADINIM, SEV BENİ, YAŞAM COŞSUN AŞKINLA…şiiradamı


Yayınlar hakkında görüş ve düşüncelerinizi yorum olarak yazabilir, bloğumu takibe alabilir, mail listemize kaydolabilirsiniz. Beğendiğiniz yazıları sosyal sitelerde paylaşarak dostlarınızı haberdar edebilirsiniz. Geldiğiniz için teşekkürler.