Slider[Style1]

Şamanlık, Erk Hayvanları


Şamanlar herkesin birden fazla erk (güç) hayvanı olduğunu söyler.
Ve erk hayvanı gücünü ve bilgeliğini o kişiye aktararak onu hastalıklardan ve kötülüklerden korur.
Erk hayvanlarımız bilinçaltımızdan, içgüdülerimizden ve kolektif hafızamızdan bizlere seslenir.
Bazen de rehberleriniz bazen ruhunuz size ihtiyacınız olan gücü ve bilgeliği gönderir.
Kendinizi mutsuz, zayıf, güçsüz, değersiz hissettiğinizde hayvan şifasına başvurarak gücünüzü yeniden kazanabilirsiniz.
Şamanik rehber hayvanlarınızı çağırmak için çeşitli teknikler bulunmaktadır.
Şaman davuluyla yapılan “şamanik yolculuk” bunların başında gelir.
Geçmişin köy ve klan toplumlarında yaşasaydınız bir şaman eşliğinde erk yolculuğunuza çıkabilirdiniz.
Ancak modern toplumlarda evinizde yalnız başınıza Davul sesi dinleyip şamanik bilinç haline geçerek erk hayvanınızla tanışabilirsiniz.
İkinci yol; Rüyanızda görmeye niyet ederek güç hayvanlarınızı çağırmaktır.
Üçüncü yol ise element ritüeli eşliğinde size uygun özel bir ritüel yapmaktan geçer.
Burada önemli olan niyettir. Şifayı talep ederseniz kısa sürede onunla karşılaşırsınız.
Unutmayın hepimizin şifası içinde. Atalarınız, evren ve ruhunuz sizi her zaman destekliyor…
Şamanik Erk Hayvanları
Kartal: Yüce Ruh, Evrenin ruhu, İnsanın ruhu, Kutsal olanla bağlantı, Evrensel enerjiye açılma, Spiritüel gelişim. Olaylara kartal gibi geniş açıdan bakabilme şifası…
Şahin: Haberci, güçlü gözlem gücü.
Baykuş: Bilgelik, sihir, astral seyahat, altıncı his, hile.. Yerliler ona gece kartalı diyor.
Yılan: Başkalaşım, deri değiştirme, yaratılış gücü, bilgelik, kundalini, ateş enerjisi, inisiye olmak. Yeni bir bilince geçmek.
Ayı: İçgözlem, kehanet, vizyon
Kelebek: Dönüşüm sanatı, kişisel dönüşüm, değişim.
Karga: Haberci, yasa. Karga bilinmeyeni bilir ve öte alemden haber getirir. Pencerenize konan karganın mutlaka size bir haberi vardır. Karganın mesajı olumlu veya olumsuz olabilir. Karga şifası uyarıcıdır. İşaretlerinizi takip etmeye çağırır sizi.
Kaplumbağa: Şamanlar öteden beri doğa anayı kaplumbağa sembolüyle göstermiştir. Kaplumbağa şifası sizi doğa ana iletişime ve onun gibi sabırla yaşamınızı örmeye davet ediyor. Bu şifanın özelliği; Toprak Ana ile bağlantı kurmak. Evrenden ve doğadan gelen alma verme dengesini oluşturmak. Yere sağlam basmak.
Köpek: Sadakat, dost, koruyucu, hizmetkar, güvenilir
Kurt: Öğretmen şifası, kılavuz, paylaşmak
Kedi: Dost ruh, Rehberlik, uyanış, öze çağrı…
Geyik: Özsaygı, bilgelik, dayanıklılık, güç 
Karaca: Yumuşaklık, zerafet, şefkat
Kokarca: İtibar, saygı, özsaygı
Su samuru: Kadın şifası, dengeli dişi-alıcı enerji
Kirpi: Masumiyet, tevazu, şakacılık, inancın gücü, güven
Kır Kurdu: Düzenbaz, hilekar
Kuzgun: Sihir, ayin, yüce gizem
Dağ Aslanı: Liderlik, güç, beden zihin ruh dengesi, hayallerinizin arkasında durma
Vaşak: Sırlar, sessizlik, altıncı his
Öküz: Dua, bolluk, bereket
Tilki: Kamuflaj, adaptasyon, kurnazlık, gözlem yeteneği
Tavuskuşu: Yeniden doğuş, uyanış, kendini tanıma, üçüncü gözün açılması, bilme, yükseliş, güzellik
Sincap: Toplama, depolama, hazırlıklı olma
Yusufçuk: İllüzyon, sihir, element enerjilerine açılma, doğa ruhlarıyla iletişim
Tavşan: Korku, endişe
Karınca: Sabır şifası
Sansar: Gizlilik
At: Güç, bilgelik
Pegasus: Üçüncü göz açıklığı, Sezgisel güç, aydınlanma, ruhani yolculuk
Ejderha: Evren, Tanrısal enerji, güç, ruh, yüksek benlik, feleğin çemberi
Boğa: Tanrıça enerjisi, güçlenme, enerjinin büyümesi
Kertenkele: Düş görmek, hayal
Antilop: Eylem, hareket
Kurbağa: Arındırıcı, su şifası, temizlik zamanı
Kuğu: Zarafet, rüyalara güvenme
Yunus: Nefes, yaşam enerjisi, eğlence
Balina: Hafıza, kayıt tutucu, yeryüzü bilgeliği, akaşik kayıtların bekçisi
Yarasa: Yeniden doğuş, öze dönüş, mağara şifası
Fil: Aile, aile bağları, iletişim, mutluluk
Örümcek: Ağ örme, yaşamınızı yeniden kurmak
Sinek kuşu: Neşe. Şamanlar sinek kuşu şifasının beyaz adam gidince tekrardan doğacağını söylüyor
Güvercin: Melek, göğün ışıklı ruhları, saflık, arılık, duruluk
Kırlangıç: Yuva
Balıkçıl: Özdönüşüm
Yaban domuzu: Yüzleşme
Somon balığı: Bilgelik, içsel bilgi, başladığını bitirme
Balık: Yaşam enerjisi, inisiyasyon, chi ve ki enerjisi
Timsah: Bütünleştirme, bedenin güçlenmesi, koordinasyon yeteneği
Jaguar: Sessizlik, Mükemmellik, bütünlük
Kara Panter: Sessizlik, Bilinmeyeni özümsemek
Hayvan şifasını daha iyi anlamak için hayvanların genel özelliklerine bakabilir ve tecrübelerinize göre yorumlarınızı geliştirebilirsiniz.


Yayınlar hakkında görüş ve düşüncelerinizi yorum olarak yazabilir, bloğumu takibe alabilir, mail listemize kaydolabilirsiniz. Beğendiğiniz yazıları sosyal sitelerde paylaşarak dostlarınızı haberdar edebilirsiniz. Geldiğiniz için teşekkürler.

Prometheus - Asi Tanrı


Prometheus, mitolojik bir kahraman olsa da kadim çağların adı sanı unutulmuş bütün bilim kahramanları bir anlamda onun izinden gitmişlerdir. Prometheus’un öyküsü, anlamlı bir öykü… Kim bilir, belki de bu isimde bir insan yaşamıştır tarihte; belki de ateşi gerçekten o bulmuştur. Ancak, Prometheus’un tanrılardan çaldığı ateş, belli ki bilginin mecazıdır.
Prometheus’un kim olduğunu anlamak için Yunan mitolojisine kısaca değinmek gerekir. Yunan mitolojisine göre evren, Kaos adlı ilkel tanrıdan doğdu. Kaos, sonradan Titan‘ları doğurdu. Titanlar bir çeşit tanrı hanedanı idiler. Bunlardan biri olan Kronos, yerine geçerler korkusuyla kendi çocuklarını yemeye başladı. Bu çocuklardan Zeus, Kronos’un elinden kurtulmayı başardı ve Titan’ların da yardımıyla onu alaşağı ederek, iktidarı ele geçirdi. Zeus, Olimpos Tanrıları denen yeni bir tanrı hanedanı kurdu. Sonradan, Olimpos Tanrıları ile Titanlar arasında bazı savaşlar oldu. Prometheus, Titanların çocuğudur.
Bu büyük kahramanın hüzünlü öyküsü Vikipedia’da şöyle anlatılıyor:
“Prometheus, kardeşleri gibi, tanrısal düzene kafa tutmuş, karşı çıkmış ne var ki öteki kardeşlerinden farklı olarak sonunda insanoğlunu yaratarak ve onlara ateşi vererek bu düzeni değiştirmeyi başarmıştır.
Olympos tanrılarının kuvvet ve kudretine karşılık, Prometheus’ta kurnazlık ve zeka vardır. Titanların isyanları sırasında tarafsızlığını korumuş ve başkaldırmamış bir Titan oğlu olarak Zeus’un gözüne girmeyi başarmıştı. Zeus onu Olympos’taki ölümsüzlerin arasına aldı. Oysa o Zeus ve arkadaşlarına karşı kin besliyordu. Dedelerinin öcünü almak için, kendi gözyaşıyla yoğurduğu balçıktan ilk insanı yarattı. Sonra onun acizliğine acıyarak, Hephaistos’un alevler saçan ocağından bir kıvılcım çaldı ve insanlara armağan etti. Bunun için Tanrı Zeus tarafından Kafkas Dağında zincire vurulmuş ve Prometheus Desmotes (zincire vurulmuş Prometheus) adıyla anılmıştır. Tanrılarca görevlendirilen bir kartal sürekli olarak, her gece yeniden oluşan karaciğerini kemirmektedir. Onu Kafkas dağının tepesindeki bu işkenceden Zeus’un oğlu yarı tanrı, ölümlü Herakles (Herkül) kurtarır. Prometheus; “Zeus tahtından düşmedikçe benim işkencelerimin sonu yoktur” der, böylelikle insanlığa özgürlüğün yolunu göstermiş olur.
Zincire vurulmasındaki asıl neden Zeus’un ondan korkuyor olmasıdır. Geleceği görme yetisi olan bir titan’dır ve bu yetisini kullanarak Zeus’un Kronos’u tahttan indirmesine yardımcı olmuştur. Gelecekte de Prometheus’un bu özelliğini kendisinin tahttan düşürülmesi için de kullanacağından korkan Zeus, Prometheus’un ateşi (bilgiyi) çalarak insanlara vermesi ile ondan kurtulmak için gerekli fırsatı elde etmiştir. Bu işkence 30.000 yıl sürmek üzere planlanmıştı, fakat Herkül’ün onu serbest bırakmasıyla Prometheus kendisinin karaciğerini her gün yiyen kartalı buldu ve öç olarak  kartalın karaciğerini yedi. Zeus bu şekilde cezasını sonlandıran Prometheus’u affetti ve tekrar ölümsüzler arasına aldı.”

İnsanın Yaratılışı

Prometheus’un hikayesini bir de Ayşe Kilimci‘nin kaleminden dinleyelim. Aşağıdaki pasaj Olimpos’ta Bir Kuş Var adlı kitabından alıntıdır:
“Mitolojiye göre Prometheus, ilk insanı balçıktan yaratmıştı… Ama bu balçık su ile değil, gözyaşı ile yoğrulmuştur. Ama insan doğanın en güçsüzüdür: Çıplaktır, korunaksızdır, güçlü pençeleri, ısıtan kürkü, kanadı, hortumu, hızlı koşan çevik ve güçlü bacakları, zehri yok­tur. Doğduğunda acılar, yetersizlikler ve giderilmesi gereken ihtiyaçlar yakasına yapışır. Bitki yer, yapraklarla örtünür. Gün ışığının yararından habersiz, mağaralarda gizlenir.
Henüz iki ayak üstünde bile yürüyemez, dört ayaklıdır. Pro­metheus, yarattığı bu insana acımış ve onu daha iyi yaşatabilmek, koruyabilmek için ateşi kullanmayı, toprağı sürmeyi ve alet yapabilmesi için de madeni işlemeyi öğretmek istemiş.
Prometheus içi oyuk, ama tutuşabilen bir özü olan şeytantersi ağacının dalını alıp Lemnos Adası’na gitmiş. Hephaistos’un alev fışkırtan ocağından bir kıvılcım çalıp dalın içine saklayarak insanoğluna götürmüş. İnsanlar ateş sayesinde yiyeceklerini pişirmeyi, ısınmayı, karanlığı aydınlatmayı öğrenmişler. Ama kerameti kendilerinden bilip tanrıya kafa tutmuşlar… Gizlice habersiz ateşi çalarak insanoğluna götürdüğü, böylece onu şımarttığı için Tanrı Zeus, Prometheus’a çok kızmış. Hephaistos’tan onu Kafkas Dağları’na çıkarmasını istemiş. İlk demirci Hephaistos da zorunlu olarak Zeus’un buyruğunu yerine getirmiş…
Zeus, Prometheus’u yalçın kayalara bağlatıp karaciğerini kartallara yedirmiş. Prometheus’un çilesi tam bin yıl sürmüş, sonra affedilmiş. Ateşi biz kullanmışız, ama diyetini o ödemiş…
Mitolojiye göre Prometheus, heykeltıraşmış da. Hem insan hem hayvan heykelleri yapmış, sonra bunlara can vermiş. İnsanoğlunun kimi kusurlarını da ondan bilirler.
Söz gelimi bir gün atölyesinde çalışırken kol, bacak, baş ve kalplerden oluşturduğu küçük heykelleri rafa diziyormuş.
O sırada Şarap Tanrısı Dionysos (Dionisos) gelmiş. “Ne çok çalıştın, yorulmuş olmalısın. Hadi gidip gezelim, eğlenelim.” diyerek onu gezmeye götürmüş. Birazcık şarap içmişler ve Prometheus çakırkeyif olmuş. Bu yüzden çalışırken bazı yanlışlar yapmış. Oransız parçaları bitiştirmiş, uyumsuz bedenler yapmış… İnsanlardaki kimi kusurlar bu yüzdenmiş.”

Pandora ve Kadının Yaratılışı

Prometheus hakkında başka bir önemli hikaye de Pandora‘yla ilgili…
Prometheus’un insanı yaratmasına öfkelenen Zeus, sadece erkeklerden oluşan insanların huzurunu bozmak ister. Bu amaçla balçıktan ilk kadını yaratır ve onu Prometheus’un kardeşi Epimetheus‘a armağan eder. (Pandora ismi de buradan geliyor. Tanrı armağanı…) Prometheus, kardeşini Zeus’tan gelecek hiç bir şeyi kabul etmemesi konusunda uyarmıştır, ama Epimetheus onu dinlemez ve Pandora’yla evlenir.
Zeus, Pandora’ya bir kutu (ya da çömlek) vermiş ve asla açmamasını söylemiştir. Bu noktadan sonra söylenceler bazı değişiklikler gösteriyor, ama hepsinde de Pandora merak duygusuna yenik düşüyor ve kutuyu açıyor. Böylece kutuya hapsedilmiş olan kötülükler evrene yayılıyor. Artık dünyada huzur kalmıyor. Ancak, son anda aklı başına gelen Pandora, kutuyu kapatır. Kutuda tek bir şey kalmıştır: Umut.
Hikaye dünyadaki kötülüklerle baş etmek için umudun gerekli olduğunu mu anlatır?

Deukalion ve Tufan

Ancak, Zeus’un Prometheus’a olan öfkesi dinmemiştir. Onun yarattığı insanları yok etmeye karalıdır. Bu amaçla dünyaya büyük bir tufan gönderir. Ancak, ya önceden Prometheus tarafından uyarıldıkları için, ya da dürüstlüklerinden dolayı, Prometheus’un oğlu ve karısı bu tufandan haberdar edilirler. Büyük bir kayık yaparlar ve dokuz gün süren tufandan sağ kurtulmayı başarırlar. Tufan sonunda Yunanistan Teselya’da bir dağa otururlar. Ancak dünyada yapayalnız kalmışlardır. Zeus merhamete gelir ve taşları alarak, arkalarına atmalarını söyler. Taşlar insana dönüşür ve böylece insan soyu yeniden türemiş olur. Gelgelelim, bu yeni insanlar bu kez balçıktan değil, taştan yaratılmıştır.

Sonuç

Prometheus ve insanın yaradılışı mitinin İncil’deki Adem ve Havva hikayesini ve Nuh Tufanı‘nı anlatan ve Eski Ahit‘in (Tevrat) ilk bölümü olan Genesis (Tekvin, Türeyiş) ile olan benzerliğine dikkat edin. Ancak, burada tabi çok katmanlı bir yaradılış süreci var. Ama balçıktan yaratma, tanrı buyruğuna karşı gelme, büyüklenme, cezalandırma (cennetten kovulma/çıkarılma) gibi unsurlar benzer…
Öte taraftan Pandora’nın, yüce tanrının (Zeus) koyduğu yasağı dinlemeyerek günah işlemesi de benzerdir.
Prometheus izleği, bir çok eserde arketip olarak kullanılmış ve kullanılagelmektedir. En son örneğini Ridley Scott‘un Prometheus filminde görüyoruz.
Kaynaklar:
  1. Vikipedia, Prometheus
  2. Olimpos’ta Bir Kuş Var, Ayşe Kilimci
Kapak Görseli: Jose A. Fadul
http://www.bilimkurgukulubu.com/genel/prometheus/


Yayınlar hakkında görüş ve düşüncelerinizi yorum olarak yazabilir, bloğumu takibe alabilir, mail listemize kaydolabilirsiniz. Beğendiğiniz yazıları sosyal sitelerde paylaşarak dostlarınızı haberdar edebilirsiniz. Geldiğiniz için teşekkürler.

“Türk” Adının İlk Ortaya Çıkışı, Anlamı Ve Yayılışı



Türkler, adeta gökten bir yere durmaksızın indirilen veya yeraltından kaynayan ve durmaksızın beslenen bir unsur olarak durmadan başka sahalara akmışlar, göçmüşler ve yerleşmişlerdir. 
En eski topluluklardan olan Türk topluluğunu en iyi özetleyen cümlelerden biridir bu. Tarih içerisinde zaman zaman göç eden Türkler, çeşitli coğrafyalarda bulunmuşlardır. Bu göçler ve yerleşmeler sonucunda ise bulundukları coğrafyaları etkilemiş ve etkilenmişlerdir. Bu etkileşimler sonucunda da “Türk” adı topluluktan topluluğa, coğrafyadan coğrafyaya farklılık göstermiş, farklı anlamlar almış ve bu anlamlar o toplulukların Türk’e bakış açısını göstermiştir. Türk toplumunun tarih içerisinde birçok coğrafyada bulunması, bu adın yayılmasını ve toplumlar arasındaki bilinirliğini arttırmıştır. En eski yazılı kaynaklardan kutsal kitaplardaki rivayetlere kadar “Türk” adı ve anlamı araştırılmış, en az Türklerin yayıldıkları coğrafya kadar geniş bir bilgi alanı oluşturulmuştur.
1. “Türk” Adının Ortaya Çıkışı
Araştırmacılar, Türklerin çok eski bir millet oluşu nedeniyle “Türk’’ adının eski kaynaklarda aranması gerektiğini ve yaptıkları birçok çalışma olduğunu söylemişlerdir. Bugün anladığımız şekilde ‘’Türk’’ adı, ilk olarak siyasi bir isim olarak karşımıza çıkar. Buna göre, “Türk” adı ilk olarak Çin yıllığı Çou-Gu’da Göktürk birliğini göstermek üzere 542 yılında ve Batı Wei İmparatoru T’ai-tsu tarafından Göktürk şefi Bumin’e elçi gönderilmesi münasebetiyle de 545 yılında görünmektedir. Bundan evvelki devirlerde böyle bir kavim adına pek sarih olarak tesadüf etmediğimiz için, bazı yabancı alimler “Türk” sözünün mevcudiyetini bu tarihten itibaren başlatmaktadırlar.
‘’Türk’’ adı topluluk ismi olarak ilk defa Göktürk Yazıtları’nda kullanılmıştır. Yazıtlarda bu topluluğun adı, bazen “Türük budun” olarak zikredilmiştir. Burada üzerinde durmak istediğimiz bir konu var. Bugün kullandığımız “Gök” sözcüğü eskiden kullanışlı şekliyle ‘kök’ (kö:k) gök, gök rengi,mavi,boz anlamlarını verir. “Türk” renk yönleme sisteminde mavi doğuyu anlatır. Bu yüzden Köktürk “Doğu Türkleri” anlamına gelir. Burada Göktürklerle ilgili belirtebileceğimiz bir başka bilgi ise, o zamana kadar bir topluluk isminin siyasi isim olarak sadece Hun Devleti’nde kullanılmış olmasıdır. Türk kültürüne mensup ve Türkçe konuşan toplulukları ikinci defa “Türk” siyasi adı ile Göktürk devleti çatısı altında toplanmıştır.
1.1. ‘’Türk’’ Adının Anlamı ve Yayılışı
Göktürklerle birlikte kullanılmaya başlanan “Türk” adının yayılmasındaki birinci etken, Türklerin çevrelerinde yaşayan topluluklarla mücadele etmesidir. Bu mücadelelerde zafer kazanması, farklı coğrafyalarda “Türk” adının yayılmasını ve bilinmesini sağlamıştır. “Türk” adının en geniş çapta yayılması ise Türklerin İslam dinini kabulünden sonra başlamıştır. Barthold, “Türk” adının yayılmasını, onu rastladıkları bütün Türk göçebelere ihsan ederek umumileştiren Müslüman yazarlara yükleyerek aktarır.
Bu yayılma sırasında “Türk” adının anlamını incelediğimizde, birçok araştırmacının “Türk” adına farklı anlamlar yüklediğini gördük. Belki de bunun nedeni, Türk topluluklarının zaman içerisinde birçok coğrafyada bulunması ve o coğrafyada bulunan topluluklarla ilişkilerinin sonucunda farklı anlamların ortaya çıkmasıdır. Çin ve Bizans kaynaklarına baktığımızda, “Türk” adının daha çok destani özelliklerle anlatılmasından dolayı buradaki anlamların ne kadar doğru olduğu şüphelidir. Ancak Macar tarihçi Vambery “Türk” adını ilk kez incelemiş, buna göre “Türk” adının Türkçede “türemek” manasında olan “türe- veya törü-“ den türemiş olup ‘yaratılmış mahluk’ manasına geldiğini söylemiştir. Bu kelime ilk önce “Törük” ,sonra “Türük” ve daha sonra da “ü” harfinin düşmesiyle birlikte “Türk” haline gelmiştir. Vambery’nin bu izahatı akıllara Göktürklerin Türeyiş Destanı’nı getirmekte, Ergenekon vadisinden çıkan bu toplulukla, Vambery’nin “Türk” adına yüklediği anlam arasında bir bağ olduğu söylenebilir.
Ziya Gökalp’e göre “Türk” adı “töreli, gelenekli” anlamına gelmektedir. Alman Türkolog F.W.K. Müller’ in Uygur metinlerinde tespit ettiği “Türk” kelimesi “kuvvetli, güçlü” anlamına gelmektedir. “Türk” kelimesinin, kavim adı olan “Türk” ile aynı olduğunu ilk defa A.V. Le Coq ileri sürmüş, Wilhelm Thomsen ve Gyula Nemeth bu görüşü kabul etmiştir. Ünlü Türk dilcisi Kaşgarlı Mahmut, “Türk” adının Türk milletine Tanrı tarafından verildiğini ve “olgunluk çağı” anlamına geldiğini söylemiştir. Aynı zamanda Kaşgarlı Mahmut’un eserinde “Türk” adı “vakit” anlamına gelen bir kelime olarak da karşımıza çıkar.
2. ‘’Türk’’ Adı ile İlgili Rivayetler
Türkler birçok milletin tarihini etkilemişler, destanlarına hatta efsanelerine girmeyi başarmışlardır. Birçok kavim ve millet “Türk” adına farklı rivayetlerle kendi kültürlerine göre farklı anlamlar vermiş ve farklı şekilde yazmışlardır.
İsrailiyat kaynaklarından olan Tevrat rivayetlerine göre, Türk Nuh’un neslindendir. Türk Nuh’un üç oğlundan Yafes’in torunu olarak kabul edilir, bazı kaynaklarda Türk’ün doğrudan doğruya Yafes’in oğlu olmamakla beraber onun neslinden olduğu da kabul edilen görüşler arasındadır.
En dikkat çekici rivayetlere ise Arap kaynaklarında rastlıyoruz. ‘’Türk’’ adı Çin’den sonra en eski olarak Arap kaynaklarında geçer. İslamiyet öncesi Arap kaynaklarında ilk olarak Cahiliye Devri şairlerinin divanında geçmektedir. Sahih olduğu bilinmemekle beraber İslam Peygamberinden rivayet edilen “Türkler size dokunmadıkça onlarla sulh içinde yaşayın.” hadisi de “Türk” adının geçtiği önemli bir rivayettir.
Diğer bir Arap kaynağında da, Türkler Yecüc-Mecüc seddinin arkasında terk edilmiş bir kavim olduğundan veyahutta Yafes’e düşen toprak sahasının insandan yoksun, terk edilmiş bir durumda olmasından dolayı Türklere “Terek” adı verilmiş ve zamanla “Türk” adının buradan geldiği kabul edilmiştir.
İslam kaynakları aynı zamanda İran rivayetlerini naklederken de “Türk” adından bahseder. Hükümdar Farüdün ülkesini üç oğlu Sarm, İrac ve Turac arasında bölüştürdü. Ortaya çıkan taht kavgalarında İrac diğer kardeşleri tarafından öldürüldü ve İrac’ın yerine geçen oğlu Manüçithra babasının intikamını almak için Türk ülkesine giderken Turac’ın neslinden Afrasyab ile karşılaştı ve savaştılar. Bu savaşlardan sonra iki ülke arasında sınır ok atarak belirlendi ve bir İranlı tarafından Teberistan’dan atılan bu ok “Ceyhun-Amu Derya Nehri” üzerine düşmesiyle bu nehir iki ülke arasında sınır sayıldı bundan böyle İran rivayetlerinde Türk ülkesinden “Turan”, Fars ülkesinden de “İran” tabirleri ile bahsedilmiştir.
Göktürk Yazıtlarında da “Türk” adı şöyle geçer:
“Türk milletinin, adı ve ünü yok olmasın diye, Babam Kağan’ı, Annem Hatun’u, yükselterek(tahta çıkarmış olan) Tanrı!”
3. Yabancı Kaynaklarda Geçen ‘’Türk’’ Adı
3.1. Roma Kaynakları
Türklerin mitolojisine mensup olan kurt sembolünün Etrüsklerde de görülmesi Türk-Etrüsk yakınlığını ortaya koyuyor. Bundan dolayı da “Etrüsk” adına da “Türk” adının yansımış olabileceği düşünülüyor. Roma kaynaklarında İç Asya ve Karadeniz’in kuzeyindeki kavramlarla ilgili bilgiler bulunmaktadır. Bazı coğrafyacılara göre bu alana Türklerinde dahil oldukları, bundan dolayı da bu kaynaklarda Türklerden de bahsettikleri düşünülüyor. “Pomponius Mela, Azak Denizi dolaylarındaki, Türklerden “Tyrcae” olarak söz eder.”
3.2. Eski Yunan Kaynakları
Yunan-Bizans tarihçileri doğudaki ve Karadeniz’in kuzeyindeki kavimlere genel ad olarak İskit demiştir. Türklerde “İskit” kavramına uzun bir süre dahil edilmiştir. İskitlerin özelliklerinde Türk özelliklerinin de görülmesi bu kavimlerin birbirlerini kültürel anlamda etkilediğini gösteriyor.
Yunan kaynaklarında Türkleri öğrenebilmek için en eski kaynaklara bakılması gerekiyor. Ana kaynak niteliği taşıyan Herodots’un eserinde “Türk” adını J.U.Hammer ve Avustralyalı bilgin Wilhelm Tomaschek araştırıyor. Hammer’ a göre Herodots’ un doğu kavimleri arasında söylediği Targitaların Türk olduğuna dair görüşleri vardır. Tomaschek ise Herodots’ un Tyrikae (Jyrkae) diye bahsettiği kavmi Türk olarak kabul etmiştir. “Türk” sözü K. Frak’a göre Herodots tarihinde sözü edilen Saka Türklerinin dillerine göre “Deniz kıyısında oturan adam” anlamına gelmektedir.
3.3. Hint Kaynakları
Hint kaynaklarında Türkler, Kuzey kavimleri arasında gösterilmiştir. M.Ö. binli yıllardan itibaren Hint alemi ile Kuzey kavimleri arasında bir ilişki mevcuttur. Hatta Hint kaynaklarında “Turukha (veya Turuşka)’lar ve Thrak’lar”, “Türk” adını taşıyan kavim sanılmışlardır.
3.4. Bizans Kaynakları
Bizans kaynaklarında “Türk” kelimesi “Turkos” şeklinde geçer. Bizans kaynakları; Göktürkleri, Sabirleri, Hazarları, Selçukluları, Mısır kölemenlerini ve Osmanlıları da “Türk” adı ile anmışlardır. Coğrafi ad olarak “Türkiye(Turkhia)” tabirine de ilk defa Bizans kaynaklarında rastlanır. Macarları da “Muntazam Türk” olarak adlandırırlar. Bizans kaynaklarında Hun yerine “Türk = Tourkoi” adınınolarak ilk defa 582 yılında ölen Agathisas tarafından söylendiği biliniyor. W.H. Haussing Türk’ün “kudretli, güçlü” olduğunu belirtir.
Bizans kaynaklarında dikkati çeken diğer bir hususta Türkleri Troyalıların neslinden saymalarıdır. XV. yüzyılda İstanbul’u fethederek intikam almış olduklarını öne sürerler. Tabi bu bilgi sağlam bir temele dayanmamaktadır.
3.5. Çin Kaynakları
Millet ve devlet adı olarak “Türk” kelimesi, Çin’ de Chou sülalesi (557-579) yıllığında görülmüştür. “Chou-shu’da Tu-kué’lerin (Türklerin) ataları, Kiungnu’ların kuzeyinde bulunan So- Devleti’nden gelmektedir.” “T’u-chue yani T’u-kue”, “Türk” kelimesinin Çincedeki telaffuzudur.
Çinliler Türk kelimesini kendi fonetiklerine göre ancak “T’u-kue” şeklinde yazabilmişlerdir. Bu kelime çift heceli olarak gözükmektedir. Buradan da “T’u-kue” kelimesinin “Türk” değil, “Türük” kelimesinin karşılığı olduğunu anlıyoruz.
Çin kaynakları “Türk” kelimesinin en eski çağlarını kaydetmişlerdir. Fakat Türkçeye uygun olmayan harf sistemleri nedeniyle, onun Türkçeye göre tam karşılığı bilginler tarafından tartışma konusudur. Fransızca imla ile E. Chavannes “Tou-kiou” , P. Elliot “T’u-kiue” Türkçe harflerle W. Eberhard “Tu-cue”, Çince imla ile P. A. Boodgers ve Bahaeddin Ögel “T’u-chüeh” olarak ifade etmişlerdir.
3.6. Macar Kaynakları
Macarlar ile Türklerin ilişkisi Hun devrine kadar gitmekte hatta erken devirlerde Macarlar bir Türk boyu kabul edilmektedir. Macarların dilinde Türk ismi iki heceli ve “Török” biçiminde ifade edilmiştir. Ancak bu adlandırma olağan kabul edilmelidir; çünkü Macarlar genellikle “ü” olan Türkçe sesleri “ö” olarak kendi dillerine mal etmişlerdir.
3.7. Soğd Kaynakları
İranlı bir kavim olarak kabul edilen Soğdlar Türklerle erken tarihlerden beri yakın ilişkiler kurmuşlardı. Onların bir kısmı ticarete yatkın bir kavim olarak, Orta Asya’da Türk boylarının bulunduğu bölgelerden geçerek Ötüken yöresine kadar gitmişlerdi. Göktürk devletinin kurulduğu yıllarda Soğdlar Göktürk devletinin hizmetinde bulunmuşlardır ve onların öteki devletlerle ilişkilerinde önemli yerleri olmuştur. Soğd dilinde yazılmış Türk ismi en eski tarihli belge olarak Bugut yazıtında geçmektedir. Göktürklerin ilk döneminden kalan bu yazıtta “Türk” ismi “Tr’wkt” Türkler diye çoğul halinde geçmektedir. Soğdçadaki “Tr’wk-‘Truk” telaffuzunu karşılamaktadır.
3.8. Rus Kaynakları
X-XI. yüzyılın etkilerini gösteren Rus kaynaklarında “Türk”, “Tork” veya “Torki” şekillerinde yazılmaktadır.
3.9. Tibet Kaynakları
Türklerin yaşadığı sahanın güneyinde kalan Tibet’in kaynakları, VIII. yüzyıldan sonra, değişik bir alfabe imkanı ile Türk adına ışık tutmaktadırlar. Son yıllarda gittikçe artan Tibet tetkikleri sayesinde “Türk” adının ilk zamanlardaki iki heceli olabilme özelliği elde edilmiştir. Tibetliler kuzey komşularını “Dru-gu” olarak yazmaktadırlar. Bunda Tibet alfabesinde “Türk” kelimesindeki son iki harfi olan “rk” yi yazmanın zorluğu etkili olmalıdır. Türklere batı ve güneyden temas eden kavimlerin verdikleri adlar, genellikle birbirine benzemektedir. Türklerin en yakın ilişkide oldukları Soğdlar, sonra Hoten-Sakaları ve nihayet daha uzaktaki Tibetliler dir. Tibetlilerin verdiği “Dru-gu”, erken devirlerdeki iki heceli “Türük” şeklini “Truk” da sonraki “Türk” yazılışının bir yankısı olabilir. Türgeşlerin ismi bu kaynaklarda “Dur-gyis” biçimde geçtiğinden, “Türk” de “Dur-gu/Dur-ku” biçimde yazılması gerekirdi diye düşünülebilir.
3.10. Hoten – Saka Kaynakları
Doğu Türkistan’da milat ve sonraki yüzyıllarda yaşayan ve İranlı (Tokhar) kabul edilen erken devir Hoten metinlerinde Türkler için “Ttruk” dendiği tespit edilmiştir. Daha geç zamanlarda ise “Tturka” şekli de bilinmektedir. Bu iki türün, yani “Truke” ve “Turke” benzeri ifadeler Soğdlar tarafından kabul edilmiş idi. Bu arada Hotencede sessiz harf ile biten yabancı kelimelerin sonuna “-e” getirilmesi yaygın imiş. Tibetçede de bunun “Truk” veya “Truka” da benzerlerini görüyoruz.
3.11. Ön Asya Kaynakları
En eski yazılı kaynaklarda “Türk” adıyla ilgili hatıralar bulunduğu zaman zaman iddia edilir. Bu arada, Ön Asya kavimlerinin en eskilerinden biri olan Sümerlerin de aslen, Türkistan sahasından geldikleri de belirtilir. Çünkü Sümer dili ve Türk dili arasında dikkate değer bağ ve yakınlık bulunmaktadır. Sümer, Akad, Hitit ve Urartularda “Türk” adını çağrıştıran özel adlar bulunmaktadır. “Turci”, “Turki” ve “Turukku” bunlar arasında en çok dikkati çekenlerdir. M.Ö. 3. ve 2. bin yıllarına ait bu kayıtların, doğrudan Türkleri kastettiğine dair bilim aleminde yaygın bir kabullenme bulunmamaktadır.
SONUÇ
“Türk” adı siyasi olarak ilk defa Çin yıllıklarında geçmektedir. Topluluk adı olarak ise Göktürk Kitabelerinde geçmiştir.
“Türk” adının yayılmasında hiç şüphesiz en önemli etken, Türklerin göçebe bir kavim oluşu ve çevrelerinde yaşayan topluluklarla mücadele etmeleridir. Türkler, İslam’ı kabul ederek büyük zaferler kazanmaya başlamışlardır. Bu da, “Türk” adının yayılmasında önemli bir etken olmuştur.
“Türk” adının anlamları değişiklik gösterebilir. “Türk” adını ilk kez inceleyen Vambery’e göre “Türk” adı “türemek” fiilinden gelmektedir. Ziya Gökalp ise “Türk” adına “töreli, gelenekli” anlamlarını vermiştir. Kaşgarlı Mahmud’a göre de “Türk” adı milletine Tanrı tarafından verilmiş olup “olgunluk çağı” anlamına gelmektedir.
“Türk” adıyla ilgili rivayetlerde birçok milletin kendilerine göre verdikleri anlamlar oldukça dikkat çekicidir. Tevrat Türk’ü Nuh’un torunu olarak kabul ederken, Araplar “Türk” adının terk edilmiş anlamında “Terek”ten geldiğini rivayet ederler.
Çeşitli telaffuz şekillerinden en dikkat çekicileri ise Bizans, Roma, Macar ve Soğd kaynaklarıdır. Bizans kaynaklarında “Turkos”, Roma kaynaklarında “Tyrcae”; Macar kaynaklarında “Török” ve Soğd kaynaklarında da “Tr’wk” olarak “Türk” adı karşımıza çıkar.
“Türk” adını her millet kendi kültür ve anlayışına göre aktardığı için, farklı telaffuz biçimleriyle ve çeşitli anlamlarla karşılaşırız. Yine de “Türk” adının birçok farklı kaynakta karşımıza çıkmasından anlıyoruz ki, Türkler hem siyasi hem askeri alanda, her devirde aktif rol oynayarak birçok milletin kültürüne ve tarihine girmeyi başarmıştır.
BİBLİYOGRAFYA
ANADOL, Cemal – ABBASLI, Nazile – ABBASOVA, Fazile, Türk Kültür Ve Medeniyeti, Türkiyem Dergisi Yayınları.
BAYKARA, Tuncer, Türk Adının Anlamı, Atatürk Kültür Merkezi Başkanlığı Yayınları, Ankara 1998.
—————————, Türk, Türklük ve Türkler, IQ Kültür ve Sanat Yayıncılık, Ankara 2006.
ERCİLASUN, Ahmet Bican, Başlangıçtan Yirminci Yüzyıla Türk Dili Tarihi, Akçağ Yayınları, Ankara 2004.
GOLDEN, Peter, Türk Halkları Tarihine Giriş, “Orta Çağ ve Yeni Çağ’ da Avrasya ve Ortadoğu’ da Etnik Yapı ve Devlet Oluşumu”, çev. Osman Karatay, Karam Yayınları, Çorum 2006, s. 126-128.
HUNKAN, Ömer Soner, Orta Asya’ da X ve XIII. Yüzyıllarda Türk Adı Üzerine Bazı Kaynaklar, Hacettepe Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Dergisi Sayı 2, Ankara 2005.
KAFESOĞLU, İbrahim, “Tarihte Türk Adı”, Türkler C.1, -ed. H.Celal Güzel, Kemal Çiçek, Salim Koca.- Yeni Türkiye Yayınları, Ankara 2006, s.308-318.
——————————, Türk Milli Kültürü, Ötüken Yayınları, İstanbul 1997.
KAŞGARLI MAHMUD, Divanü Lugat’it – Türk, yaz. Besim Atalay, Alaeddin Kıral Basımevi, Ankara 1943, s. 674.
KOCA, Salim, Tarihte Türk Adı, Türk Yurdu Dergisi Sayı 308, Nisan 2013.
ORKUN, Hüseyin Namık, Türk Sözünün Aslı, TDK Yayınları, Ankara 2004.
ÖGEL, Bahaeddin, Türk Kültürünün Gelişme Çağları, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı Yayınları, İstanbul 1980.
SİNOR, Denis, “(Kök) Türk İmparatorluğunun Kuruluşu ve Yıkılışı”, Erken İç Asya Tarihi, çev. Talat Tekin, İletişim yayınları, İstanbul 2002.


Yayınlar hakkında görüş ve düşüncelerinizi yorum olarak yazabilir, bloğumu takibe alabilir, mail listemize kaydolabilirsiniz. Beğendiğiniz yazıları sosyal sitelerde paylaşarak dostlarınızı haberdar edebilirsiniz. Geldiğiniz için teşekkürler.

Bir Kadın Dramı

İspanya'da Gloria Chochi, kendisine şiddet uygulayan eski erkek arkadaşını öldürme suçundan altı yıl hapis cezasına çarptırılmıştı. İspanya Başbakanı tarafından affedilmeyi bekleyen Chochi, şimdi oğluna kavuşmayı bekliyor. Bu onun hikâyesi…



Gloria Chochi'in erkek arkadaşı Williams Richards'la olan sıkıntılı ilişkisi sona ermişti ama Richards, Chochi'nin peşini bırakmadı. Her defasında yeni tehditlerle kapısını çalıyordu.

Chochi giriş katındaki evinin ön penceresine demir taktırmaya karar verdi. Korkusundan, Richards'ın kendisinden uzak tutulması için aylar önce mahkeme kararı bile çıkarmıştı.

Ama mahkeme kararı bile eski erkek arkadaşını durdurmaya yetmedi.

20 Eylül 2015 sabahı Richards, Chochi'nin penceresinin önünde "Seni bugün öldüreceğim" diye bağırıyordu. Yaşadıklarını dün gibi hatırlayan Chochi, yediği dayaklar nedeniyle iki hafta yatağa bağlı yaşamış, sırtında ciddi ağrılar oluşmuştu.

Richards ise eski sevgilisinin evine girmeye çalışarak, çevresinde oluşturduğu koruma ağını dağıtmaya çalışıyordu. Chochi, Madrid yakınlarındaki Fuenlabrada şehrinde kaldığı binada yaşayanları uyardı ve polisi aradı. Polis geldiğinde Richards çoktan gitmişti. Yetkililer, Chochi'ye resmi şikâyette bulunmasını tavsiye etti ama Chochi reddetti.

Richards bir saat sonra yeniden kapıya dikildi. Bu sefer, Chochi 17 cm uzunluğunda bir mutfak bıçağını eline geçirip kapıyı açtı ve Richards'ı göğsünün solundan bıçakladı. Richards, akciğerleri, boğazı ve nefes borusundan yaralandı ve göğüs kafesinde çatlak oluştu.

Richards karşılık vermedi ve olay yerinde öldü. Chochi de gözaltına alındı.

Ekvator Ginesi'nden olan Chochi, Richards'la 2012'de Nijerya'da tanıştı. Mahkemede ilişkilerini 'hırçın' olarak tanımladı ve her ikisinin de alkol sorunlarının ilişkideki şiddet olaylarını artırdığını söyledi. Richards sarhoşken saldırgan, ürkütücü oluyordu ve Chochi sevişmeyi reddettiğinde ona saldırıyordu.




Ama Chochi'nin üzerinde yıkıcı bir güce sahipti. Avukatı, Chochi'nin onu 'bir Tanrı gibi gördüğünü' söyledi. Richards ne kadar saldırgan olursa olsun Chochi onu her zaman affediyordu.

Avukatına göre Chochi, Richards'ı bıçakladığı sırada 'dayanılmaz korku ve şok'un yarattığı 'akli dengesizlik' yaşıyordu.

Yapılan otopside Chochi'nin 'vahşi bir saldırganlık' haliyle, 'aşırı güç' kullandığı ve bıçak Richards'ın vücuduna saplanmış haldeyken bile bıçağı sokmaya devam ettiği ortaya çıktı.

Geçen Aralık ayında, Madrid'de dokuz jürili mahkemede 41 yaşındaki Chochi cinayetten suçlu bulundu.

Tanıkların ifadelerine rağmen Chochi, Richards'ı öldürdüğü suçlamasını reddetti ve eski partnerinin sürekli tacizlerinden mağdur olduğunu söyledi.

Avukatı aracılığıyla cezaevinden soruları yanıtlayan Chochi, "Hiçbir zaman korunduğumu hissetmedim" dedi. Jürinin affedilmesi tavsiyesinde bulunduğu Chochi şimdi İspanya Başbakanı'ndan kendisine yardım etmesini istiyor.




İspanya Başbakanı Mariano Rajoy, 26'sı 2017'de olmak üzere son dört yılda yaklaşık 200 mahkûmun serbest bırakılması için af yetkisini kullandı. Ama hiçbiri aile içi şiddet mağduru değildi.

Fransa'da iki yıl önce Cumhurbaşkanı François Hollande, Jacqueline Sauvage'ı affetmişti. 69 yaşındaki kadın, kendisini ve çocuklarını 50 yıl boyunca taciz eden kocasını, oğullarının intiharından bir gün sonra öldürdüğü suçlamasıyla hapis cezasına çarptırılmış, Hollande tarafından da affedilmişti.

Şiddet ve taciz mağdurlarına yardım eden Madrid merkezli sivil toplum kuruluşu Comision para la Investigacion de Malos Tratos a Mujeres'te görevli avukat Irene Ramirez Carrillo, Chochi'nin de benzer bir ceza tecili alması gerektiğini söylüyor:

"Af, Chochi'nin davasına benzer vakalar için var. Ona koruma sağlanmadı. Asıl mağdur o."

İspanya'da son 10 yılda 570'ten fazla kadın partnerlerinin saldırısında öldü. 2017'de bu rakam 49'du. Aile içi şiddet sonucu hayatını kaybeden kadınların sayısının artması yetkilileri de harekete geçiriyor. İspanya birkaç başarısız deneyimden sonra mağdurların belirlenmesi ve yardım edilmesi dahil toplumsal cinsiyete dayalı şiddete karşı bir dizi önlem almayı kabul etti.

Carrillo, İspanya'nın aldığı önlemlerin 'Avrupa ülkeleri arasında en iyilerinden' olduğunu söylüyor.




İnsan hakları savunucuları, cinsiyetçiliğin ve şovenizmin bu muhafazakâr toplumun derinlerine nüfuz ettiğini ve aile içi şiddetin hala birçokları tarafından küçük bir sorun olarak görüldüğünü ifade ediyor.

Diğer ülkeler gibi İspanya da tacizcilere karşı mücadele ve mağdurlara yardım için çabalarını hızlandırsa da hala yanıt bekleyen bir soru var: Yargı sistemi, kendilerine tacizde bulunan partnerlerine saldıran kadınlarla ilgili nasıl bir karar almalı?

Ablası Eva, El Pais gazetesine verdiği röportajda, kardeşi Chochi'nin 2010 yılında İspanya'ya ilk vardığında 'daha fazla eğitim görmek ve çalışmak isteyen özgür bir kadın' odluğunu söyledi. Chochi yaşlı bakımı eğitim aldı ve birkaç ay içinde bakıcı olarak iş buldu.

Richards'la sorunları 2012 yılı Ekim ayında başladı. Chochi, Fuenlabrada'da alkol ve uyuşturucu kullananlarla ilgili çalışmalar yürüten Caid adlı gruptan yardım istedi. Sağlık raporları, Richards'ın 'Chochi'yi kontrol edebilmek için içmeye zorladığını' ortaya koydu.

Chochi, 2014 yılında birkaç defa yardım arayışında bulundu ve tacizleri polise bildirdi. Ama avukatı Lobo, suçlamaların hiçbir zaman tam olarak soruşturulmadığını söyledi ve dikkate alınmamasının sebebinin de Afrikalı bir göçmen olmasından kaynaklandığını iddia etti.




Richards, AIDS hastası. Chochi, bu durumunu kendisinden sakladığını söylüyor.

Avukatına göre Chochi hamile kaldığında kendisine HIV virüsü bulaştığını bilmiyordu ve özel bir tedavi görmedi.

2013 yılında doğan oğlu da HIV virüsüyle dünyaya geldi.

O sırada çiftin tartışmaları da giderek şiddetlenmeye başlamıştı. Avukatı, Chochi ve oğlunun bir geceyi, Richards'ın onları beraber yaşadıkları eve almaması nedeniyle, dışarda geçirmek zorunda kaldıklarını anlattı. Kısa bir süre sonra da çocuk esirgeme kurumu oğlunu Richards'ın elinden aldı.

Chochi, Richards'ı öldürmeden önceki yaz oğlunun velayetini almaya çok yakın olduğuna inanıyordu. Zira alkolü bırakmış, iş bulmuş ve kiraladığı dairede kendi başına yaşamaya başlamıştı.

Cezaevinden konuşan Chochi, affedilmeyi ve oğluna kavuşmayı umuyordu. Her ay oğlunu en az bir kere görmesine izin veriliyordu. Şubat ayında görüştüklerinde, oğlu Chochi'ye yaptığı bir resmi verdi. Resimde, kendisine çizdiği küçük bir ev, yanında da annesi için çizdiği büyük bir ev vardı.

Chochi'nin af kararı için henüz bir tarih belirlenmiş değil, şimdilik yalnızca, cezaevinde elindeki ev resimleriyle avunuyor.

İllüstrasyonlar: Katie Horwich

Yayınlar hakkında görüş ve düşüncelerinizi yorum olarak yazabilir, bloğumu takibe alabilir, mail listemize kaydolabilirsiniz. Beğendiğiniz yazıları sosyal sitelerde paylaşarak dostlarınızı haberdar edebilirsiniz. Geldiğiniz için teşekkürler.

Dünyanın Kedileri, Kedilerin Dünyası





























Yayınlar hakkında görüş ve düşüncelerinizi yorum olarak yazabilir, bloğumu takibe alabilir, mail listemize kaydolabilirsiniz. Beğendiğiniz yazıları sosyal sitelerde paylaşarak dostlarınızı haberdar edebilirsiniz. Geldiğiniz için teşekkürler.

İNSAN DNASINDA SIRA DIŞI GENLER


İnsan Genom Projesinde çalışan bir grup araştırmacı, çok şaşırtıcı bilimsel bir keşif yaptıklarını belirtiyor: İnsan DNA sındaki % 97 kodlanmamış dizilerin dünyadışı yaşam formlarının genetik kodlarından daha azı olmadığına inanıyorlar.
Kodlanmamış diziler küflerden balıklara, insanlara dek Dünyadaki tüm canlı organizmalarda ortaktır. “İnsan DNAsında, toplam genomun daha büyük bölümünü oluştururlar”, diyor grup lideri Prof. Sam Chang. Orijinal olarak “çöp/hurda DNA” olarak bilinen kodlanmamış diziler yıllar önce keşfedildi ve fonksiyonları gizem olarak kaldı. İnsan DNA sının şaşırtıcı çoğunluğunun kökeni “Dünya – dışı”dır. Görünüşe göre “dünya dışı hurda/çöp genler” yalnızca nesilden nesile aktarılan çok çalışan aktif genler ile “gezintiden zevk alıyor”
Diğer bilim adamlarının, bilgisayar programcılarının, matematikçilerin ve diğer bilgili alimlerin yardımı ile yaptığı kapsamlı analizden sonra profesör Chang görünür “hurda İnsan DNA sı”nın bir tür “dünya dışı programcı” tarafından yaratılıp yaratılmadığını merak etti. Profesör Chang, İnsan DNA sındaki yabancı parçaların “kendi damarlarına, atardamarlarına ve tüm anti – kanser haplarımıza güçlü şekilde direnç gösteren kendi bağışıklık sistemine sahip” olduğunu gözlüyor.

Çöp/hurda DNA nın kaynaklarını ve anlamını anlamaya çalışırken, Prof. Chang öncelikle “çöp/hurda”nın tanımına gereksinimi olduğunu kavradı. Çöp DNA gerçekten hurda mı (faydasız ve anlamsız), yoksa hangi nedenle olursa olsun DNA nın kalanı tarafından sahip çıkılmayan bazı bilgileri mi içeriyor? Bir keresinde bu sorudan bir tanıdığına, Wall Street türev güvenlikleri uzmanı genç bir teorik fizikçi olan Dr. Lipshutz’a bahsetti. “Kolay” diye yanıtladı Lipshutz. “Pazar verilerini analiz etmek için kullandığım yazılım ile diziyi işletiriz ve dizilerin tamamen çöplük mü olduğunu yoksa içlerinde mesaj olup olmadığını görürüz.” Matematik, fizik ve istatistikte güçlü bir geçmişe sahip olan bu yeni nesil analist Wall Street firmalarında gittikçe daha çok popüler oluyor.

Akşamları ve hafta sonları çalışarak, Lipshutz kodlanmamış dizilerin hiç de çöplük olmadığını, bilgi taşıdığını göstermeyi başardı. Tüm dünyadaki genetikçiler tarafından geliştirilen binlerce veri dosyasına sahip İnsan Genom Projesinin çok büyük veritabanını birleştirerek, kodlanmamış dizilerin Kolmogorov entropisini hesapladı ve bunu düzenli, aktif genlerin entropisi ile karşılaştırdı. Yarım yüzyıl önce ünlü Rus matematikçi tarafından takdim edilen Kolmogorov entropisi, radyo lambalarındaki gürültü zaman sıralamalarından 19 ncu yüzyıl Rus şiirlerindeki harflerin dizilişine kadar bir çok çeşitli dizilişlerdeki gelişigüzellik seviyesini belirlemek için başarılı şekilde kullanıldı. Genelde, teknik araştırmacıların çeşitli dizilişleri nicel olarak karşılaştırmasını ve hangisinin diğerinden daha fazla bilgi içerdiği sonucunu çıkarmasını sağlar. “Şaşırtıcı şekilde, kodlanmış ve kodlanmamış DNA dizilerinin entropisi farklı değildi” diye devam ediyor Lipshutz. “Her ikisinde de gürültü/ses vardı, ancak hiç de çöplük değildi. Eğer pazar verileri bu kadar düzenli olsaydı, çoktan emekli olmuştum”.

Lipshutz ile bir yıl işbirliğinin ardından, Chang çöp/hurda DNA da gizli bilgi olduğu sonucuna vardı. Ancak, asla kullanılmamış olan bilginin ne anlama geldiği nasıl anlaşılabilirdi? Aktif diziler ile hücreleri gözlemeye ve bilgiyi kullanan hangi proteinlerin yapıldığını görmeye çalışırsınız. Bu, uyuyan genlerde işlemez. Bir hipotezi test etmek için deneyler vardır: bu düşüncenin gücüne güvenilmelidir. Harfler olduğu için, bazı eski lisanlar, belki Sümer, Mısır, İbrani vs lisanları test edilmelidir. Prof. Sam Chang bu alandaki uzmanlardan yardım istedi, ancak hiç biri bir çözüm bulamadı. Kültürel ipuçları, diğer bilinen lisanlara referanslar yoktu, dilbilimciler için çok yabancıydı.

“Kendime sordum: başka kim gizli bir mesajı deşifre edebilir?” diye devam ediyor Chang. “Şüphesiz, bir kriptolog! İlave olarak, Ulusal Güvenlik Ajansındaki araştırmacılar ile konuşmaya başladım. Çağrıma yanıt vermeleri birkaç ay sürdü. En sonunda, genç bir adam sorularıma yanıt vermek için tahsis edildi. Dinledi, sorularımı yazmamı istedi, birkaç ay sonra yanıtladı, mesajı kibardı, ama “Çılgın fikirlerinle cehenneme git. Biz ciddi bir ajansız, çok meşgulüz.” Anlamına geliyordu.

Bilgisayar güvenlik danışmanları ile görüşmeye başladım. Samimi şekilde ilgilendiler, bir kaçı projem üzerinde çalışmaya bile başladı, ama bir ay sonra hevesleri kayboldu. En sonunda Prof. Chang eski Sovyet Ermeni cumhuriyetinde yetenekli bir kriptolog olan Dr. Adnan Mussaelian’a müracaat etti. Dr. Adnan ayda 15 $ aylık ile yaşamaya çalışıyordu. Bu araştırma onun için bir şanstı ve çok çalışmaya başladı.

dna1.jpg?w=600&h=337

Adnan, Lipshutz’un daha önceki çalışmalarını onayladı. Entropi tonlarca bilgiyi gösteriyordu, çok güçlü bir kriptografik sistem değildi, çetin bir problem olarak görünmüyordu. Adnan farklı kriptoanalizler ve benzer standart kriptografik teknikler uygulamaya başladı.
Projenin ikinci ayında, tüm kodlanmamış dizilerin genellikle tek bir kısa DNA dizisinden önce geldiğini fark etti. Genellikle çöp/hurda DNA yı çok benzer bir dizi takip ediyordu. Biyologların alu (artithmetic logic unit – aritmetik mantık birimi) olarak bildiği bu parçalar tüm insan genomunda idi. Kodlanmamış, hurda dizilerin kendileri olarak alu, tüm genlerin en genel olanlarından biridir.

Kriptograf ve bilgisayar programcısı eğitimi alan ve mikrobiyoloji bilgisine sahip olmayan Adnan genetik koda bir bilgisayar kodu olarak yaklaştı. 0 ve 1 ikili kodları yerine 0,1,2,3 (genetik kodun dört bazı) ile uğraşmak bir çeşit dertti, ama tüm yaşamı boyunca bilgisayar kodunu analiz ve deşifre etmişti. Tanıdık sularda idi. Eylemsizliğe neden olan koddaki en genel sembolü uyuyan bir kod yığını takip ediyordu. Bu nedir? Sadece analoji ile oynayarak, Adnan programlardan birinin kaynak kodunu yakaladı ve bunu mesajları deşifre etmekte sıkça kullanılan bir araç olan sembollerin ve kısa dizilerin istatistiklerini hesaplayan programa girdi. En genel sembol ne idi? Şüphesiz, “/” idi, yorum sembolü! Bir Paskal kodunu aldı ve o {ve} idi ! Şüphesiz, C deki iki taksim işareti arasındaki kod asla uygulanamadı/işletilemedi; o kod değildi, kodun yorumu idi!

Analoji ile daha ileri oynamanın cezbediciliğine direnemeyen Adnan bilgisayarda ve genetik koddaki yorumların istatiksel dağılımlarını karşılaştırmaya başladı. Çarpıcı bir fark olmalıydı. Bu, istatistiklerde görünmeliydi. Bununla birlikte, istatiksel olarak, çöp/hurda DNA aktif, kodlanmış dizilerden çok farklı değildi. Emin olmak için, Adnan analiz ediciye bir program girdi: şaşırtıcı şekilde, kodun ve yorumların istatistikleri hemen hemen aynı idi. Kaynak koda baktı ve bunun nedenini anladı: taksim işaretleri arasında çok az yorum vardı, kodların yazarı icradan (yürütmeden) en fazla C kodunu çıkarmaya karar vermişti, programcılar arasında genel bir uygulama.
Dine eğilimli olan Adnan ilahi el’i düşünüyordu – ama dizilerin içindeki spagetti kodu analiz ettikten sonra, küçük kodu yazanın Tanrı olmadığına ikna oldu. İnsan genetik kodunun aktif, küçük şifrelenmiş bölümünü yazan çok iyi organize olmamıştı, daha çok özensiz/dikkatsiz bir programcı idi. Sanki Mikrosoft’tan biri gibiydi, ama insan genetik kodunun yazıldığı zamanlarda, Dünyada Mikrosoft yoktu.

Dünyada mı? Sanki bir ışık yanmıştı… Dünyadaki tüm yaşamın genetik kodu dünya dışı bir programcı tarafından mı yazıldı, sonra işletme/uygulama için bir şekilde buraya mı bırakıldı? Bu fikir çılgınca ve korkutucu idi ve Adnan günlerce buna direndi. Sonra devam etmeye karar verdi. Eğer kodlanmamış diziler yazar tarafından ıskartaya atılan veya terk edilen programın parçaları ise, onların çalışmasının bir yolu vardır. Yapılması gereken tek şey yorum sembollerini çıkarmak ve eğer /*……*/ sembolleri arasındaki bölüm anlamlı bir rutin ise, o derlenebilir ve işletilebilir! Bu düşünce çizgisini izleyerek, Adnan sadece aktif genler gibi tam olarak aynı sembol frekans dağılımına sahip olan kodlanmamış dizileri seçti. Gerçek genlere en çok benzeyen 200 adet kodlanmamış dizi seçti, bunlardan /*, //, ve benzerlerini çıkardı ve birkaç günlük tereddütten sonra, Amerikalı patronuna e – mail gönderdi ve bunları E – coli veya benzeri bir ev sahibine koymanın ve çalıştırmanın bir yolunu bulmasını istedi.
Chang iki hafta yanıt vermedi. “İşten atıldığımı düşündüm” diye itiraf ediyor Dr. Mussaelian. “Onun her geçen gündeki sessizliği ile fikrimin ne kadar çılgın olduğunu daha çok kavradım. Chang şizofren olduğum sonucuna varmış ve kontratı bitirmiş olmalıydı. Chang sonunda cevap verdi ve beni işten atmadı. Dünya dışı teorime inanmadı, ama dizilerimi çalıştırmayı denemeyi kabul etti.”
Biyologlar yıllardır hurda dizileri açıklamaya çalıştılar, başaramadılar. Bazen bir şey meydana gelmiyordu; bazen tekrar hurda oluyordu. Bu şaşırtıcı değildi. Çıkarılmış bir bilgisayar kodunun rasgele seçilmiş bir bölümünü alın ve onu derlemeye çalışın. Olası olarak başarısız olur. Ya da, garip sonuçlar üretir. Kodu dikkatle analiz edin, yorumlardan tüm fonksiyonu çekip çıkarın, çalışmasını sağlayabilirsiniz. Mussaelian’ın seçtiği 200 diziden 4 ünün dikkatli istatistiksel analizi nedeniyle, çalışmaya başladı, kimyasal bir bileşenin minik miktarlarını üretti.

“Chang’in yanıtını endişe ile bekliyordum” diyor Dr. Mussaelian. “Aşağı yukarı normal bir protein mi yoksa sıra dışı bir şey mi olacaktı?” Yanıt şok ediciydi: o, insanlarda ve hayvanlarda birçok kan kanseri tipi tarafından üretildiği bilinen bir madde idi. Şaşırtıcı şekilde, diğer üç dizi de kanser ile ilişkili kimyasallar üretti. Artık bu bir tesadüfe benzemiyordu. Herhangi birisi varlığını sürdürebilir uyuyan bir geni uyandırdığında, o kanser ile ilişkili proteinler üretir. Araştırmacılar hurda DNA dan izole ettikleri dört gen için İnsan Genom Projesini araştırmaya başladı. En sonunda, dördünden üçü orada bulundu, aktif, hurda – olmayan genler olarak listelenmişti. Bu büyük bir sürpriz değildi: çünkü kanser dokuları protein üretir, gende bir yerde bunu şifreleyen bir yer olmalıydı! Sürpriz sonra geldi: Sorgulanan gende kodun aktif, hurda – olmayan bölümü ( araştırmacılar bunu hurda insan kan kanseri geni için “jhlg1” olarak adlandırdı) alu dizisinden önce gelmiyordu, örneğin /* sembolü kayıptı. Ancak, “jhlg1″ in sonundaki kapatma */ sembolü oradaydı. Bu, “jhlg1″ in neden hurda DNA nın derinlerinde ifade edilmediğini, ama genomun normal, aktif bölümünde iyi çalıştığını açıkladı. İnsanlar için temel genetik kodu yazan, /*… */’da kapsayarak büyük kodun parçasını çıkardı, ama açılış /* sembolünün bir kısmını atladı. Onun derleyicisinin de çöplük olduğu görünüyordu: dünyadaki Mikrosofttan olan iyi bir derleyici bile, böyle bir programı derlemeyi reddederdi.

Prof. Sam Chang öğrencileri ile birlikte çeşitli kanserler ile ilişkili genleri araştırmaya başladı ve hemen hemen tüm örneklerde, o genleri alu dizisinin izlediğini (örneğin yorum kapatma sembolü */ olarak protein), ancak asla yorum açılış /* geninden önce gelmediğini keşfettiler! Bu, kanserler hücre yeniden üretimini ve büyümesini yönetirken, neden hücre hasarında ve hücre ölümlerinde hastalıkların sonuçlandığını açıklar. Büyük koddan sadece az sayıda parça ifade edildiği için, asla tutarlı büyümeye götürmezler. Kanser ile elde ettiğimiz şey, insanlara yabancı olan birkaç genin ifadesidir ve mantıksız, garip ve görünürde anlamsız canlı hücre yığınlarına neden olan bakteri parazitlerinin bazı genleri ile sembiyozdur (ortak yaşamdır). Yığınların kendi damarları, arterleri tüm anti – kanser haplarına direnen kendi bağışıklık sistemi vardır.

Profesör Chang “Bizim varsayımımız şu, daha yüksek dünyadışı bir yaşam formu yeni yaşam yaratmakla ve bu yaşamı çeşitli gezegenlere ekmek ile meşgul” diyor. Dünya bu gezegenlerden sadece bir tanesi. Belki, programlamadan sonra, yaratıcılarımız bizim Petri kaplarında bakteri yetiştirdiğimiz gibi bizi yetiştiriyor/büyütüyor. Onların güdülerini bilemeyiz – bu bilimsel bir deney mi, yoksa kolonileştirmek için yeni gezegenler hazırlamanın bir yolu mu ya da evrende uzun süre devam eden yaşamı tohumlama işi/görevi mi?
Profesör Chang “Eğer bunu insan terimleri ile düşünürsek, görünür “dünya dışı programcılar” muhtemelen bir çok projeden oluşan “tek bir büyük kod” üzerinde çalışıyorlardır ve projeler çeşitli gezegenlerde çeşitli yaşam formları üretmiş olmalı” diye belirtiyor. Onlar ayrıca çeşitli çözümler denemekteler. “Büyük kodu” yazdılar, uyguladılar, bazı fonksiyonlarını beğenmediler, bunları değiştirdiler veya yenilerini eklediler, tekrar uyguladılar, daha çok geliştirdiler, tekrar tekrar denediler.”

Profesör Chang’ın araştırma ekibi şu sonucu çıkarıyor, “görünür “dünyadışı programcılar”a “Dünya projesi”nde yoğunlaştıkları zaman, son teslim tarihini karşılamak için, gelecek için tüm idealistik planlarını durdurmaları emredilmiş olabilir. Çok muhtemel olarak, görünür bir acele içinde “dünya dışı programcılar” büyük kodda azaltmalar yapmış ve Dünya için niyet edilen temel programı teslim etmiş olabilir.” Ancak, o zamanlar daha sonraları büyük kodun hangi fonksiyonlarının gerekli olabileceğinden (belki) emin değillerdi, böylece hepsini orada bıraktılar. Büyük kodun tüm hatlarını silerek temel programı temizlemek yerine, bunları yorumlara dönüştürdüler ve acele ile, orada burada yorumlarda birkaç /* sembolünü unuttular; bu nedenle insanlara kanser olarak bildiğimiz hücre kitlelerinin mantıksız büyümesini sundular.”

Problemin üç seçeneği var. Ya tüm /* sembollerini ve yorumları silmek ve bu şekilde temel kodu temizlemek veya kayıp */ ‘ı eklemek ve temel kodu büyük kod ile mantıksız şekilde karıştırmaktan kaçınmak. Alternatif olarak, üçüncü seçenekte, tüm / sembollerini çıkarmak ve temel kodu büyük kod ile tam bir program olarak çalıştırmak. Maalesef bu seçeneklerin hiçbirini yapabilecek kapasitede değiliz. Eğer canlı bir insanın kromozomlarına genler sokabilseydik, yenilikçi keşfimiz gelecekteki tüm kanser vakalarını anında tedavi etmek anlamına gelirdi, en azından programcı görüş açısından. Teorik olarak, bunu laboratuarda yapabiliriz, ancak yaşayan bir özneye onarılmış DNA aşılamak için pratik araçlara sahip değiliz. “Hurda DNA”nın gizemi ve kanserin çözülebileceği görülüyor, ama hızlı bir tedavi beklenmemeli. Şimdi yapabileceğimiz en iyi şey kademeli olarak kusurları giderilecek temel genetik koda sahip insanların yeni, kansersiz neslini beslemeye çalışmaktır. Bu uzun zaman alır. Bizim için ve çocuklarımız için ufukta umut görünmüyor.
“Ancak, programcının bakış açısından, ayrıca bunda pozitif bir sonuç vardır. DNA mızda gördüğümüz şey iki versiyondan oluşan bir programdır, büyük kod ve temel kod.” Bay Chang sonra, “İlk gerçek şu ki, komple ‘program’ kesin olarak Dünyada yazılmadı; bu şimdi doğrulanmış bir gerçektir. İkinci gerçek ise, genlerin kendileri tekamülü açıklamak için yeterli değildir; ‘oyunda’ daha fazla bir şeylerin olması gereklidir” diye onaylıyor. Onun ne olduğunu veya nerede olduğunu bilmiyoruz. Üçünü gerçek Marstan veya Mikrosofttan ister bir besteci, mühendis veya programcı olsun yeni bir çalışmanın yaratıcısı, çalışmasını geliştirme veya güncelleme seçeneği olmadan bırakmaz. Buradaki zeka, güncellemenin önceden içine konulmasıdır – “hurda/çöp DNA” temel kodumuzun gizli ve uyuyan güncellenmesinden başka bir şey değildir! Bir süredir bazı kozmik ışınların DNA yı modifiye etme gücüne sahip olduğunu biliyoruz. Bunu aklımızda tutarak, makul bir çözüm elde edilebilir. Dünyadışı programcılar, tüm /*…*/ sembollerini uzaklaştırmak, kendisini büyük kod (Hurda DNA) ile kaynaştırmak ve tüm DNAmızı çalıştırmak için temel koda talimat veren Evrende herhangibir yerden doğru enerjiyi kullanabilirler. Bu bizi ebediyen değiştirir, bazılarımızı birkaç ayda, bazılarımızı sonraki nesillerde. Değişim çok fazla fiziksel olmayabilir, (artık kanser, hastalık ve kısa ömür olmaz), ancak bizi entelektüel olarak fırlatır. Aniden, Neanderthaller ile Cromagnonların birlikte varolması ile karşılaştırılan zamanda oluruz. Eski, yeni döngüye doğum vererek yer değiştirir. Bütün program, Evrenin eskimez enerjisi ve bilgeliği ile bağlantıda olan oldukça ileri biyolojik bir bilgisayar için zarif, çok akıllı kendini – organize edici, oto- icracı, oto – geliştirici ve oto – düzeltici yazılımdır. İçimizdeki yazılım, ya kısa ve hastalıklı bir ömür veya uzun ve sağlıklı bir yaşama sahip süper – zeki süper bir varlığın potansiyelini taşıyor. Bu şaşırtıcı soruları tetikliyor – temel kodun indirgenmesi acele içindeki özensiz/dikkatsiz programcılar tarafından mı yapıldı, yoksa büyük kodun yetkisizliği, istendiğinde “uzaktan kontrol” vasıtası ile iptal edilebilen kasıtlı bir eylem mi idi?”

Profesör Chang İnsanlıktaki dünya dışı kaynakları keşfeden diğer araştırmacılardan sadece bir tanesidir. Profesör Chang ve araştırma arkadaşları, Dünyada insan yaşamı yaratmak için acele edilmesi ile oluşan DNA daki görünür “dünya dışı programlama” eksikliklerinin insanlığa kanser olarak bildiğimiz hücre kitlelerinin mantığa aykırı büyümesini sunduğunu gösteriyor.
“Er geç”, diyor Profesör Chang “Dünya üzerindeki her yaşamın bu dünya dışı kuzenlerinin genetik kodunu taşıdığı ve tekamülün düşündüğümüz şey olmadığı inanılmaz fikri ile ciddi bir şekilde ilgilenmek zorunda olacağız.”
İnsan Genom Projesi Keşfinin saklı anlamları “İnsana – benzeyen Dünya dışı varlıklar” ile ilişkili
Bu bilimsel keşiflerin saklı anlamları, “dünya – dışından” insan görünüşlü dünya dışı varlıklar ile teması olan diğer bilim adamları ve gözlemcilerin iddialarını destekleyecektir.

“Dünya – dışından” insan benzeyen dünya dışı varlıkların insanın tekamülü için genetik materyal sağladığı ve bu dünya dışı varlıkların çoğunun, kendi personelinin insan Dünyadaki ailelerde ‘yıldız tohumları’ olarak enkarne olmasına izin verdikleri iddia edilmişti. Bu “yıldız tohumları”, “yıldız çocukları” veya “yıldız insanları” Brad ve Francie Steiger tarafından ‘ruhları’ diğer yıldız sistemlerinin dünyalarında biçimsel olarak enkarne olan ve sonra Dünyaya yolculuk yapan ve insanlığın spiritüel tekamülsel gelişimini “itelemek/desteklemek” için Dünyada enkarne olmaya karar veren bireyler olarak tanımlandı. İnsanlığın çoğunluğu bu dünya dışı varlıklar grubunu, George Adamski, Orfeo Angelucci, George Van Tassell, Howard Menger, Paul Villa, Billy Meier ve Alex Collier gibi “dünya dışı varlıklar ile temas kuranlar” tarafından tanımlandığı gibi ‘yardımsever’ olarak düşünüyor. Bu temascılar çoğu zaman dünya dışı ırklarla temaslarını fotoğraf, film ve/veya tanıklarla fiziksel kanıtlar sunuyor. En kapsamlı dökümante edilen ve araştırılan temascı, araştırmacıları için çok fazla fiziksel kanıtlar sunan Eduard ‘Billy’ Meier’dir.

‘Kadim astronotlar’ ile ilgili tasvirler
Gerçeği söylemek gerekirse, ‘kadim astronot’ yazarları uzak geçmişte zeki dünya dışı varlıklar ırkının Dünyayı ziyaret ettiğine ve/veya kolonileştirdiğine inanıyor, burada Homo sapienler olarak bildiğimiz insan ırkını yaratmak için genetik mühendislik vasıtası ile ilkel hominid Homo erectusu geliştirdiler.
Bu fikrin kanıtı; (a) Ortodoks Darwinizm’in prensiplerine göre Homo sapienlerin bu kadar ani ortaya çıkmasının ihtimal dışı olmasında; ve (b) cennetlerden inen ve insanı ‘kendi suretlerinde’ yaratan insana – benzer tanrıları tanımlayan kadim uygarlıkların mitlerinde, bulundu. Homo sapienlere, Homo erectusun dünyasal genlerinin ve “tanrılar ırkı”ndan dünya dışı genlerin karşımından oluşan melez bir varlık olarak bakılır.

Uzay yolculuğu ve genetiklerin modern çağından önce, insanlığın kaynağı için bu teori hayal edilemezdi. Ve şimdi 21 nci yüzyılda bile, buna bilim kurgu olarak bakan bir çok insan var. Ancak, insan tekamülünün Ortodoks teorisindeki problemlerin ışığında, (kendileri daha inanılır bir zaman çerçevesinde başka bir gezegende tekamül etmiş olan) zeki insana – benzer bir türün genetik müdahalesi fikri, gizemin potansiyel çözümü olarak ciddiye almayı gerektirir.

Kadim astronot müdahalesinin en ünlü savunucuları İsviçreli yazar Erich von Daniken ve Amerikalı yazar Zecharia Sitchin’dir. 

Özellikle, Sitchin durumu büyük ayrıntılar ile tartıştı.
“Exopolitik” gruplardan akademisyenlerin açıklaması
Dr. Micheal E. Salla, Evrende sosyal olarak sorumlu varlıklar olarak insanlığın yaşam kalitesi ve “küresel demokrasi”nin onaylanması için Dünya dışı varlıklar üzerine ve onlarla açık ve bilgili diyalog isteyen Exopolitik hareketin kurucularından biridir. Dr. Salla “Şu anda Dünya ve insan nüfusu ile karşılıklı temasta olduğu bilinen [çeşitli araştırma enstitüleri ve ajanslar tarafından] büyük sayıda dünya dışı ırklar var” diyor.

Dr. Salla ayrıca ‘Exopolitikler: Dünyadışı Mevcudiyetin Politik Müdahaleleri’ kitabının yazarıdır. Avustralya Ulusal Üniversitesinde ve Washington DC, Amerikan Üniversitesinde ful zamanlı akademik görevlerde/makamlarda bulundu. Avustralya Queensland Üniversitesinden Ph.D si vardır. Profesyonel akademik kariyeri sırasında, ABD Barış Enstitüsü ve Ford Vakfı tarafından fon sağlanan Doğu Timor çatışması için bir seri vatandaş diplomasisi girişimleri ile tanındı. Ayrıca Exopolitikler Enstitüsü’nün kurucusudur; ve ‘Exopolitics Dergisi’nin Baş editörüdür ve ‘Dünya dışı varlıklar ve Dünya Barışı Konferansının’ katılımcısıdır.

1998 deki bir görüşmede, ABD ordusuna 22 yıl hizmet etmiş olan ve yere düşen dünya dışı gemilerini ve dünya dışı biyolojik varlıkları ele geçirme operasyonlarına katılan emekli ABD ordusu çavuşu Clifford Stone [çeşitli enstitüler ve ajanslar] tarafından bilinen çeşitli türde dünya dışı ırklar olduğunu ortay serdi. Dr. Salla “farklı dünya dışı ırklar üzerinde en zorlayıcı tanıklıklar Sergeant Stone gibi insanlardan ve ayrıca dünya dışı varlıklarla direkt fiziksel teması olan ve onlarla iletişim kuranlardan geliyor” diyerek ayrıntılara giriyor.
Dr. Salla, Başçavuş Bob Dean’in askeriyenin en kıdemli alanlarında yirmi yedi yıllık seçkin bir kariyere sahip olduğunu not ediyor; bilinen dünya dışı varlıklarından bir grup için “bize o kadar çok benziyorlar ki, uçakta veya restoranda yanınıza oturduklarında asla farkı anlayamazsınız” diyor.

Aşikar olarak “Dean ve diğerlerinin tanımladığı şekilde insansı dünya dışı ırklar kolayca insan toplumuna entegre olabilir ve diğer insanlardan ayırt edilemez.” diye ekliyor Dr. Salla.

“Bir temascı” olduğunu iddia eden Alex Collier’e göre, çeşitli türdek-i dünya dışı ırklar ‘insan deneyi’ için genetik malzeme sağladılar. Alex Collier “Dünya insanlarının dünya dışı genetik manipülasyon ürünü olduğunu ve bu dünya dışı varlıklar bir çok farklı ırka – en az 22 farklı ırktan oluşan- ait hafıza bankasından oluşan büyük bir gen havuzunun sahibidirler.

İnsan ETlerin dinsel ruhsallık vasıtası ile insanlığın birliğini geliştirme çabaları
Alex Collier “İnsan ETlerin küresel insanlığın hem kendisini hem de bir parçası olduğu daha büyük galaktik topluluğu tehlikeye atmadan sorumlu bir şekilde tekamül etmesini sağlamaya çabaladığı” iddia ediyor. Exopolitik grup ve bağımsız temascılar ayrıca “İnsan ETlerin insan bilinçliliğini yükseltmeyi ve dinlerin birliğini teşvik etmeyi istediklerini” belirtiyorlar.

ETler ile temas kurduğunu iddia eden Alex Collier Hristiyanlık, Judaizm, İslam ve diğer kurumsallaşmış dinler ve ayrıca ‘kült’ gruplardan gelen köktendinci mesajların insanlığı manipüle ve kontrol etmek için “düşman unsurlar” tarafından özel olarak yerleştirildiğini ileri sürüyor.

Bir çok grubun “İnsan ET” olduğunu iddia ettiği İsa, insanlığın sosyal bilinçliliğini birliğe doğru esinlemeye, uyandırmaya çalıştı, amacı “Hristiyan dinini” yaratmak değildi.

Alex Collier ile temas kuran ETler ayrıca İsa’nın gerçekte yaşadığını ve yaşamının kalanını Massada’da geçirdiğini belirtiyorlar; ve İsa sadece dini doktrin tarafından çarmıha gerildi.

Örneğin “kurtarıcı senaryosu” ile ilgili olarak, Alex Collier’e ETler tarafından bunun “bizi güçsüzleştirmek” için inanç sistemlerimize konulduğunu anlattılar. Kurumsallaştırılmış dinlerin dogmasındaki kurtarıcı senaryoları, kendilerini “ahlaklılığın yargılayıcıları” olarak tayin eden elit- güdülü ezici güç yapısının yaratılmasını yasallaştırır. Bu dini elitler hükümetten iş girişimlerine dek diğer elitlerle açgözlülük – yönelimli kendini – büyütme ortak işlerini tamamlayan kapsamlı bir sosyal kontrol sistemi uygulamak için kendi tayin ettikleri rolleri tarihsel olarak kullandılar.

“Kapitalistlerin” çabaları, sosyal olarak ilerici İnsansı ETlerin spiritüel ve diğer “temsilciler” vasıtası ile ‘Dünya İnsanlarının’ yaşam kalitesinin kabulünü ilham etme çabalarına zarar verdi.

İnsansı ETler, “eğitim ve bilinçliliğin yükselişi vasıtası ile insanlığı baskıcı yapılardan özgürleştirmeye yardım etmeye çabalıyor”

Dünyada “İnsansı ET” karşılaşmalarının iddiaları
Dr. Salla’nın Ekim 2006’da yayınlanan “Dünya Dışı Varlıklar Aramızda” makalesinde, “ Belli bir sayıdaki bağımsız kaynaklardan ’’insan görünüşlü’ dünya dışı ziyaretçilerin bizimle bütünleştiğinin ve son zamanlara dek büyük nüfuslu merkezlerde yaşadıklarının ve bunun bazı enstitüler tarafından bilindiğinin çok şaşırtıcı kanıtları var.

dna%2Bmanusia.jpg

Başçavuş Robert Dean gibi tanıklıkların yanı sıra, bir sayıda özel şahsiyet, gezegende büyük şehirlerde sıradan vatandaşlar gibi yerleşen dünya dışı varlıklar ile karşılaştıklarını iddia ediyor.

İnsan nüfusu arasında gizlice yaşayan dünya dışı varlıklardan bahseden ilk kişi George Adamski idi. Dünya dışı varlıklar ile karşılaşma deneyimlerini anlattığı ikinci kitabında, “Uçan Dairelerin İçinde”, Adamski insana benzeyen dünya dışı varlıkların insan nüfusu içinde nasıl yerleştiklerini anlatıyor. “Bize çok benziyorlar”, Dr. Salla not ediyor “işe girebiliyorlar, komşuları oluyor, araba kullanıyorlar ve insan nüfusuna kolayca karışabiliyorlar.”

Dr. Salla “Adamski dünya dışı araçlarla ünlü uçuşuna götüren toplantıları düzenlemek için onunla nasıl temas kurduklarının yazdı” diyor. Dr. Salla açıklıyor “Adamski’nin temas deneyimleri ve inanırlığı üzerine tartışmalar devam ederken, etkileyici sayıda tanıklar, fotoğraflar ve filmler ile desteklenen Adamski’nin UFO karşılaşmalarının aldatmaca olmadığı sonucuna varıldı”

Dr. Salla ilave olarak, “Adamski’nin tanıklığı, dünya dışı varlıklarının nasıl kılık değiştirerek insan nüfusu arasında yaşayabileceğinin önemli anlayışlarını sunuyor” diyor. Adamski vakasını ve onu destekleyen en güçlü kanıtı tartıştıktan sonra, Dr. Salla makalesinde, sıradan vatandaşlar gibi davranana dünya dışı varlıklar ile karşılaştıklarını iddia eden diğer temasçıları tartışıyor. Son olarak, Dr. Salla sıradan Dünyaya – bağlı bireyler arasında yaşayan dünya dışı varlıkları ile ilgili resmi tanıklıkları inceliyor.


Yayınlar hakkında görüş ve düşüncelerinizi yorum olarak yazabilir, bloğumu takibe alabilir, mail listemize kaydolabilirsiniz. Beğendiğiniz yazıları sosyal sitelerde paylaşarak dostlarınızı haberdar edebilirsiniz. Geldiğiniz için teşekkürler.