Slider[Style1]

Kartacalı Hannibal ve Mustafa Kemal Atatürk


Kartacalı Hannibal, tarihte bilinen en büyük komutanlardan birisidir. Hannibal’ı eşsiz yapan ve tarihin farklı dönemlerinde sahneye çıkmış diğer komutanlardan ayıran yönü ise uyguladığı savaş stratejileridir. Fakat diğer yandan Kartacalı Hannibal’a baktığımızda tarihte ses getirmiş ilk büyük anti-emperyalist komutandır. Emperyalist Roma’ya karşı büyük savaşlar vermiş ve birçoğunda bugün halen ses getiren ve tarihin akışını değiştirecek zaferler kazanmıştır. Mustafa Kemal Atatürk ile ilk ortak yönü budur. Her iki komutan da emperyalist devletlere karşı savaşarak tarih sahnesine çıkmış ve eşsiz stratejileriyle büyük zaferler kazanmışlardır. Fakat benim bu yazıda anlatmak istediğim sadece Kartacalı Hannibal’ın ve Mustafa Kemal’in ortak yönleri değil.

Kartacalı Hannibal, daha çok erken yaşlarda, henüz bir asker değilken, babasına ömür boyunca Roma’ya karşı kin besleyeceğine ve Roma’nın en büyük düşmanı olacağına dair yemin etmiştir. Çünkü Emperyalist Roma, Kartaca Medeniyetiyle Akdeniz üzerinde büyük bir çekişme içerisindedir ve Kartacalı Hannibal’ın babası daha önce birçok kez Roma’ya karşı savaşmış ve büyük yenilgiler almıştı. Hannibal büyük bir komutan haline gelip ordusunun başına geçtiğinde Emperyalist Roma ve Kartaca İmparatorluğu arasındaki çekişmeler son hızıyla devam ediyordu. Kartacalı Hannibal, Roma orduları ile savaşmaya karar verdiğinde bu savaşın Roma topraklarında olması gerektiği fikrini yürüttü. İşte tam da bu noktada eşsiz dehasını ve cesaretini kullanarak 20.000 piyade, 6.000 ağır süvari ve ordusunu diğer ordulardan farklı kılan savaş fillerini Kuzey Afrikadan, bugünkü İspanya topraklarına taşıyarak Roma’ya doğru yürütmeye başladı. Özellikle sıcak iklime alışkın piyade birliklerini ve fillerini, soğuk ve 3000 metreye varan yükseklikleriyle, karla kaplı Pirene dağlarından yürütmeye çalışmak oldukça çılgınca ve cesaret isteyen bir harekettir. Fakat Kartacalı Hannibal büyük zorluklara rağmen bunu başardı ve büyük kayıplar vererek ordusuyla Avrupa kıtasının ortasında bir duvar gibi yükselen soğuk ve karlı Alpler’i aşmayı başardı. Bu durum karşısında şaşkına dönen Roma ordusuyla 2 kez karşılaştı ve Roma’yı büyük bir bozguna uğrattı. Fakat Afrika’daki 3. Pön savaşında senato karışıklıkları sebebi ve Kartaca devlet adamlarının kendisini arkasından vurmasıyla Roma karşısında büyük bir yenilgiye uğradı. 3. Pön savaşından sonra Emperyalist Roma bölgenin büyük hakimi oldu. Kartacalı Hannibal ise Anadolu’ya sürgüne gönderildi. Fakat Roma için hiçbirşey henüz bitmemişti. Kendilerine birçok kez büyük yenilgiler yaşatan Kartacalı Hannibal korkusu hiç sönmedi. Kartacalı Hannibal mutlaka öldürülmeliydi. Hannibal sürgün yıllarında Bitinya’da, bugünkü ismiyle Gebze’de bulunan Bitinya saraylarında askeri danışmanlık yaptı. Fakat Bitinya’nın kendisini Roma’ya teslim edeceğini anladığında kendisini zehirleyerek Roma’ya teslim olmamak adına yaşamına son verdi. Kartacalı Hannibal’ın mezarının nerede olduğu bilinmiyor fakat ölüm yeri olan Gebze’de anısına dikilmiş bir Kartacalı Hannibal heykeli bulunmaktadır.


Peki bu heykeli Gebze’ye kim diktirdi? 1937 yılında, Mustafa Kemal Atatürk, Kartacalı Hannibal anısına, öldüğü yer olan Gebze’ye, Kartacalı Hannibal heykelini diktirdi. Kuşkusuz Mustafa Kemal Atatürk, Kartacalı Hannibal’ı çok iyi tanıyan bir komutandı. Askeri okulda eğitim gördüğü sırada Kartacalı Hannibal’ın stratejilerini öğrenmiş ve içinde bu büyük komutana karşı büyük bir sevgi oluşmuştu. Diğer yandan Kartacalı Hannibal’ın savaş stratejilerinden birçoğu Kurtuluş savaşımızda Yunan ordularına karşı başarıyla kullanıldı ve Yunan ordularına karşı büyük zaferler kazanmamızı sağladı. Mustafa Kemal de büyük ihtimalle Kartacalı Hannibal ile arasındaki ortak yönleri biliyordu. Her ikisinin de Emperyalist devletlere karşı savaştıklarının farkındaydı. Bu yüzden Hannibal’ın heykelini öldüğü yere diktirerek ona olan saygısını göstermiş ve topraklarımızda yatan bu büyük, cesur ve emperyalist güçlere karşı savaşmış komutana gereken değeri vererek O’na sahip çıkmıştır. Aynı, Çanakkale zaferinden sonra “Hektor’un intikamını aldık” diyerek, emperyalistlere karşı Troya’da savaşmış büyük Anadolu komutanı, Hektor’a sahip çıktığı gibi…
Son yıllarda Gebze’de şans eseri bulunan eski bir mezarın Kartacalı Hannibal’a ait olduğu düşünülüyor.



Yayınlar hakkında görüş ve düşüncelerinizi yorum olarak yazabilir, bloğumu takibe alabilir, mail listemize kaydolabilirsiniz. Beğendiğiniz yazıları sosyal sitelerde paylaşarak dostlarınızı haberdar edebilirsiniz. Geldiğiniz için teşekkürler.

Kartacalı Hanibal


Hannibal Kimdir? Hannibal hikayesi nedir? Roma'nın düşmanı Kartacalı Hanibal...

Hannibal (Hanibal, Anibal), M.Ö. 246 ile M.Ö. 183 yılları arasında yaşamış Sami ırkından gelen Kartacalı politikacı ve general.

İlk yılları 
Ünlü Kartacalı komutan Hamilcar Barca'ın oğlu olan Hannibal, küçük yaşlarda babasının isteğiyle, Roma'ya karşı her zaman kin duyacağına dair ant içti. Kısa bir süre sonra babasının ölümünü müteakiben, eniştesi ve kardeşinin yardımıyla asker oldu.


Askeri hayatı [değiştir]
Hannibal; tüm zamanların en büyük askeri dehalarından biridir. Hannibal, Scipio ve Philopoemen ile birlikte çağının üç büyük generalinden biriydi.

Scipio onu şimdiye kadar yaşamış en büyük generallerden biri olarak kabul eder, Epirli Pyrrhus'u ikinci sıraya yerleştirir, kendisini de üçüncü olarak kabul eder.Aynı sıralama Hannibal'a sorulduğunda o, Büyük İskender'in en büyük general olduğunu söyler. İkinci olarak Pyrrhus'u gösterir, kendisini de üçüncü sıraya koyar. 
Askeri tarihçi Theodore Ayrault Dodge Hannibal'ı "Stratejinin Babası" olarak nitelendirir ve en büyük düşmanı olan Roma'nın bile onu yine kendi taktikleriyle alt ettiğini belirtir.
Roma'nın en büyük düşmanı olarak 2. Pön Savaşı'ndaki başarılarıyla tanınmıştır. Filleri içeren ordusuyla İber Yarımadası, Pireneler ve Alpler'den kuzey İtalya'ya girmiş ve Romalıları birkaç önemli savaşta yenerek, Roma'nın askeri gücünü tamamen ortadan kaldırmış, ancak daha sonraları Spartaküs'ün düştüğü yanlışa benzer olarak, Roma'yı ele geçirmemiştir.
Kartacalıların yönetici sınıfı daha iyi diplomat ve Roma senatosu daha az inatçı olsaydı, Hannibal'ın askeri başarılarının ardından Roma tamamen ortadan kaldırılabilecekti. Ancak, kendini toparlayan Romalılar Kartaca'ya saldırdı. İtalya'da bulunan Hannibal Kartaca'ya dönerek Romalılarla son kez savaştı ve yenildi. Kartaca ordusu Romalılar tarafından ezildi ve kent baştan sona yıkıldı.


Sürgün ve ölümü 
Hannibal - İki gümüş sikke, M.Ö. 230, British Museum 

Kendini karşı yükselen muhalefet yüzünden gönüllü sürgüne giden Hannibal, önce Selevkos İmparatorluğu olmak üzere Ermenistan'a ve Bitinya'ya giderek buradaki saraylarda askeri danışmanlık yaptı. Bitinyalı yetkililer tarafından Romalılara teslim edileceğini anlayınca yüzüğünde taşıdıgı bilinen zehiri içmek suretiyle intihar ederek yaşamına son vermiştir. 
Mezarı bilinmemekle beraber, ölüm yeri olan Gebze'de bulunan Tübitak yerleşkesinde kendi anısına yapılan bir heykel bulunmaktadır. Heykel 1937 yılında Atatürk'ün girişimleri sonucu yapılmıştır. Daha sonrada Gebze yerleşkesine su getirme çalışmaları sırasında bulunan bir mezarın Hannibal'a ait olduğu zannedilmektedir.

Etkileri 
Hannibal dünyaca ünlü bir komutan ve askeri strateji konusunda çok bilgili biridir. Hatta Hannibal Barca'nın savaş stratejilerinden bazıları Kurtuluş Savaşı'nda da Yunanlılara karşı başarıyla kullanılmıştır. Savaş tarihçisi Theodore Ayrault Dodge, ona "askeri stratejinin babası" unvanını vermiştir; çünkü en büyük düşmanı olan Roma bile onun savaş taktiklerini kullanmıştır. Hannibal'ın yaşamı ve savaşları birçok belgesel ve filme konu olmuştur.



Yayınlar hakkında görüş ve düşüncelerinizi yorum olarak yazabilir, bloğumu takibe alabilir, mail listemize kaydolabilirsiniz. Beğendiğiniz yazıları sosyal sitelerde paylaşarak dostlarınızı haberdar edebilirsiniz. Geldiğiniz için teşekkürler.

Pirus Zaferi


Milattan Önce üçüncü yüzyılın başında, Kartaca dünyanın süper gücüydü. Roma’nın henüz esamesi bile okunmuyordu. Büyük İskender MÖ 323’te ölmeden hemen önce yaşamının en büyük hayali olan Kartaca’yı fetih konusunda planlar yapıyordu. Roma’nın İskender’in umurunda ya da farkındalığında olduğuna ilişkin bir gösterge ise yok. Romalılar, yüzyıllarca, İtalya yarım adasını orta ve kuzeyinde ‘Latium’ olarak adlandırılan coğrafyalarındaki şehir devletlerinde yaşadılar. Deniz aşırı hiç bir aktivitleri yoktu. Nitekim Akdeniz’in güneyindeki Kartaca ile ilk savaşlarına tek bir gemileri bile olmadan gireceklerdi. Romalıların, İtalya yarımadasının en güney ucuna ilk indikleri zamandı bu.

Çizme’nin güneyindeki Yunan kolonileri bölgeyi Helen Dünyası’nın parçası olarak görüyorlardı. Buralarda, ‘civil (Helenleşmiş)’ insanlar yaşıyordu onlara göre.  İtalyan Yunanlıları, Romalıları, ‘Barbar’ olarak adlandırıyordu. Çünkü, Romalıların dilini anlamıyorlardı ve Latince’nin iptidai hali olan bu dil Yunanlıların kulağına, ‘bar bar bar bar’ sesli bir gürültü gibi geliyordu.   

İtalyan Yunanlılar, Barbarları (Romalılar), yarımadanın güneylerinden uzak tutmak gerektiğine inandılar. Adriyatik Denizi’nin karşısında bugünkü Arnavutluk-Makedonya hattında kurulu Yunan hükümdarlığı Epir’in şan şeref düşkünü kralı Pirus’tan(Pyrrhus) yardım istediler. Yarım adanın lideri olmaya çok hevesli Pirus, bu daveti büyük hevesle kabul etti ve bir çok fil ve 25 bin askerden oluşan ordusuyla İtalya’nın güney ucuna geldi. Böylece Pirus’un ordusuyla Romalılar arasında MÖ 280 – 275 yılları arasında 5 yıl sürecek Pirus Savaşları başladı.

Pirus, gözü karalığı ve savaş yeteneğiyle Romalıları önce Heraklia savaşında yendi. Zafere rağmen kendisi de oldukça fazla askerini kaybetti. Ancak, hesapta olmayan bir şey oldu. Romalılar yenilmelerine rağmen çok inatçı ve dirençli çıktı. Üstelik, yarım adanın güneyindeki İtalik’ler de Pirus’un hesapladığı gibi ona değil, Romalılara katıldı. Dahası Romalılarda Pirus’un sahip olmadığı kadar insan kaynağı vardı. Kayıplarını anında telafi edebiliyorlardı.

Küçük çaplı çatışmalardan sonra iki ordu arasındaki ikinci büyük savaş Askulum’da meydana geldi. Pirus’un ordusunda o zamanın en etkili askeri gücü olan filler vardı. Romalılar ise daha çok kalabalık bir gerilla ordusu gibiydi. Romalılar, Pirus’un asıl gücü görünen unsurları yanı filleri hedef aldılar. Attıkları kızgın oklar ve uzun mızraklarıyla filleri kızdırıp  panikletmeyi başardılar. Dev cüsseli hayvanlar etraflarındaki herkesi ezmeye başlayınca Pirus da büyük kayıp verdi. Zor bela da olsa Romalıları püskürtmeyi başardı ve ‘meydan’daki zaferi kazandı. Antik Yunanlı tarihçi Plutark’ın kaydettiğine göre Pirus bu savaşı kazanırken ordusunun büyük bölümünü kaybettiği için, onu tarihe geçirecek şu sözünü söyledi: ‘’Bir zafer daha kazanırsam tamamen biteceğim.’’ İşte bu sözden dolayı, nihai getirisi, kazanma yolunda ödenen bedeli karşılamayan zaferlere siyasi ve tarihi literatürde Pirus Zaferi deniyor. Meydanda zafer gözükür ama daha geniş bir perspektiften bakıldığında bir hezimettir.

Hiç beklemediği kadar güçsüz kalan Pirus, Roma’ya ateşkes ve uzlaşma teklif etti. Ama Roma bu teklifi, sadece Pirus’un Yarımada’yı terkedip evine dönmesi şartıyla kabul edeceğini bildirdi. Pirus için çatışmadaki mevcut tabloyu değiştirebilecek tek bir güç kalmıştı. Dönemin süper gücü Kartaca’ya destek talebinde bulundu. Ancak Yunanlıları daha büyük tehdit gören Kartacalılar Romalılarla ittifakı tercih ettiler ve istediği desteği vermediler.  
Bütün yarım adanın lideri olmayı hayal eden Pirus daha fazla dayanamadı ve yarım adanın güneyini de Romalılara bırakarak kalan az sayıda askeriyle Epir’e geri döndü. MÖ 272’de Argos’ta bir sokak kavgasında bir kadının kafasına attığı taşla öldü. Bu, antik çağın yenilmesi imkansız savaş gücü olarak görülen Yunan ordusu efsanesinin sonu oldu. Romalılar ise 264’te son Etrüsk şehri Volsinii’yi de ele geçirerek yarım adanın tek hakimi haline geldiler.

Roma, Pirus karşısında zaferi nasıl kazandığını unutmadı. Pirus’tan birkaç on yıl sonra Roma’yı yok etmeye gelecek Kartaca karşısında da bu zaferin öğrettiklerini hatırlayacaklardı. Romanın inatçılık, disiplin ve azmini, Kartacalılar bütün Akdeniz uygarlıkları da not etmişti. Çünkü o dönemde ‘sivil’ güçler arasındaki savaşlarda taraflar arasında bir kaç kılıç çatışması yaşandıktan sonra çok fazla insan ölmeden bir taraf pes ediyordu. Helenler arasındaki savaşlar da savaştan çok ‘düello’ veya gösteri gibiydi. Fakat Roma böyle değildi. Roma’nın lugatında pes etmek yoktu. Ve Helenlerden farklı olarak Roma’da genç, yaşlı, kadın herkes askerdi ve kendini feda etmeye hazırdı.
Roma artık tarih sahnesine çıkmaya hazırdı. Tarihin merkezi olan Akdeniz’e açıldıkça süper güçle yani Kartaca ile de karşı karşıya gelmeleri kaçınılmazdı. Tarih boyunca kralların, imparatorların, devlet adamlarının en önemli ders kaynaklarından biri olacak Hannibal’ın öyküsü de bu karşılaşmada yaşanacaktı.


Yayınlar hakkında görüş ve düşüncelerinizi yorum olarak yazabilir, bloğumu takibe alabilir, mail listemize kaydolabilirsiniz. Beğendiğiniz yazıları sosyal sitelerde paylaşarak dostlarınızı haberdar edebilirsiniz. Geldiğiniz için teşekkürler.

Şamanlık, Erk Hayvanları


Şamanlar herkesin birden fazla erk (güç) hayvanı olduğunu söyler.
Ve erk hayvanı gücünü ve bilgeliğini o kişiye aktararak onu hastalıklardan ve kötülüklerden korur.
Erk hayvanlarımız bilinçaltımızdan, içgüdülerimizden ve kolektif hafızamızdan bizlere seslenir.
Bazen de rehberleriniz bazen ruhunuz size ihtiyacınız olan gücü ve bilgeliği gönderir.
Kendinizi mutsuz, zayıf, güçsüz, değersiz hissettiğinizde hayvan şifasına başvurarak gücünüzü yeniden kazanabilirsiniz.
Şamanik rehber hayvanlarınızı çağırmak için çeşitli teknikler bulunmaktadır.
Şaman davuluyla yapılan “şamanik yolculuk” bunların başında gelir.
Geçmişin köy ve klan toplumlarında yaşasaydınız bir şaman eşliğinde erk yolculuğunuza çıkabilirdiniz.
Ancak modern toplumlarda evinizde yalnız başınıza Davul sesi dinleyip şamanik bilinç haline geçerek erk hayvanınızla tanışabilirsiniz.
İkinci yol; Rüyanızda görmeye niyet ederek güç hayvanlarınızı çağırmaktır.
Üçüncü yol ise element ritüeli eşliğinde size uygun özel bir ritüel yapmaktan geçer.
Burada önemli olan niyettir. Şifayı talep ederseniz kısa sürede onunla karşılaşırsınız.
Unutmayın hepimizin şifası içinde. Atalarınız, evren ve ruhunuz sizi her zaman destekliyor…
Şamanik Erk Hayvanları
Kartal: Yüce Ruh, Evrenin ruhu, İnsanın ruhu, Kutsal olanla bağlantı, Evrensel enerjiye açılma, Spiritüel gelişim. Olaylara kartal gibi geniş açıdan bakabilme şifası…
Şahin: Haberci, güçlü gözlem gücü.
Baykuş: Bilgelik, sihir, astral seyahat, altıncı his, hile.. Yerliler ona gece kartalı diyor.
Yılan: Başkalaşım, deri değiştirme, yaratılış gücü, bilgelik, kundalini, ateş enerjisi, inisiye olmak. Yeni bir bilince geçmek.
Ayı: İçgözlem, kehanet, vizyon
Kelebek: Dönüşüm sanatı, kişisel dönüşüm, değişim.
Karga: Haberci, yasa. Karga bilinmeyeni bilir ve öte alemden haber getirir. Pencerenize konan karganın mutlaka size bir haberi vardır. Karganın mesajı olumlu veya olumsuz olabilir. Karga şifası uyarıcıdır. İşaretlerinizi takip etmeye çağırır sizi.
Kaplumbağa: Şamanlar öteden beri doğa anayı kaplumbağa sembolüyle göstermiştir. Kaplumbağa şifası sizi doğa ana iletişime ve onun gibi sabırla yaşamınızı örmeye davet ediyor. Bu şifanın özelliği; Toprak Ana ile bağlantı kurmak. Evrenden ve doğadan gelen alma verme dengesini oluşturmak. Yere sağlam basmak.
Köpek: Sadakat, dost, koruyucu, hizmetkar, güvenilir
Kurt: Öğretmen şifası, kılavuz, paylaşmak
Kedi: Dost ruh, Rehberlik, uyanış, öze çağrı…
Geyik: Özsaygı, bilgelik, dayanıklılık, güç 
Karaca: Yumuşaklık, zerafet, şefkat
Kokarca: İtibar, saygı, özsaygı
Su samuru: Kadın şifası, dengeli dişi-alıcı enerji
Kirpi: Masumiyet, tevazu, şakacılık, inancın gücü, güven
Kır Kurdu: Düzenbaz, hilekar
Kuzgun: Sihir, ayin, yüce gizem
Dağ Aslanı: Liderlik, güç, beden zihin ruh dengesi, hayallerinizin arkasında durma
Vaşak: Sırlar, sessizlik, altıncı his
Öküz: Dua, bolluk, bereket
Tilki: Kamuflaj, adaptasyon, kurnazlık, gözlem yeteneği
Tavuskuşu: Yeniden doğuş, uyanış, kendini tanıma, üçüncü gözün açılması, bilme, yükseliş, güzellik
Sincap: Toplama, depolama, hazırlıklı olma
Yusufçuk: İllüzyon, sihir, element enerjilerine açılma, doğa ruhlarıyla iletişim
Tavşan: Korku, endişe
Karınca: Sabır şifası
Sansar: Gizlilik
At: Güç, bilgelik
Pegasus: Üçüncü göz açıklığı, Sezgisel güç, aydınlanma, ruhani yolculuk
Ejderha: Evren, Tanrısal enerji, güç, ruh, yüksek benlik, feleğin çemberi
Boğa: Tanrıça enerjisi, güçlenme, enerjinin büyümesi
Kertenkele: Düş görmek, hayal
Antilop: Eylem, hareket
Kurbağa: Arındırıcı, su şifası, temizlik zamanı
Kuğu: Zarafet, rüyalara güvenme
Yunus: Nefes, yaşam enerjisi, eğlence
Balina: Hafıza, kayıt tutucu, yeryüzü bilgeliği, akaşik kayıtların bekçisi
Yarasa: Yeniden doğuş, öze dönüş, mağara şifası
Fil: Aile, aile bağları, iletişim, mutluluk
Örümcek: Ağ örme, yaşamınızı yeniden kurmak
Sinek kuşu: Neşe. Şamanlar sinek kuşu şifasının beyaz adam gidince tekrardan doğacağını söylüyor
Güvercin: Melek, göğün ışıklı ruhları, saflık, arılık, duruluk
Kırlangıç: Yuva
Balıkçıl: Özdönüşüm
Yaban domuzu: Yüzleşme
Somon balığı: Bilgelik, içsel bilgi, başladığını bitirme
Balık: Yaşam enerjisi, inisiyasyon, chi ve ki enerjisi
Timsah: Bütünleştirme, bedenin güçlenmesi, koordinasyon yeteneği
Jaguar: Sessizlik, Mükemmellik, bütünlük
Kara Panter: Sessizlik, Bilinmeyeni özümsemek
Hayvan şifasını daha iyi anlamak için hayvanların genel özelliklerine bakabilir ve tecrübelerinize göre yorumlarınızı geliştirebilirsiniz.


Yayınlar hakkında görüş ve düşüncelerinizi yorum olarak yazabilir, bloğumu takibe alabilir, mail listemize kaydolabilirsiniz. Beğendiğiniz yazıları sosyal sitelerde paylaşarak dostlarınızı haberdar edebilirsiniz. Geldiğiniz için teşekkürler.

Prometheus - Asi Tanrı


Prometheus, mitolojik bir kahraman olsa da kadim çağların adı sanı unutulmuş bütün bilim kahramanları bir anlamda onun izinden gitmişlerdir. Prometheus’un öyküsü, anlamlı bir öykü… Kim bilir, belki de bu isimde bir insan yaşamıştır tarihte; belki de ateşi gerçekten o bulmuştur. Ancak, Prometheus’un tanrılardan çaldığı ateş, belli ki bilginin mecazıdır.
Prometheus’un kim olduğunu anlamak için Yunan mitolojisine kısaca değinmek gerekir. Yunan mitolojisine göre evren, Kaos adlı ilkel tanrıdan doğdu. Kaos, sonradan Titan‘ları doğurdu. Titanlar bir çeşit tanrı hanedanı idiler. Bunlardan biri olan Kronos, yerine geçerler korkusuyla kendi çocuklarını yemeye başladı. Bu çocuklardan Zeus, Kronos’un elinden kurtulmayı başardı ve Titan’ların da yardımıyla onu alaşağı ederek, iktidarı ele geçirdi. Zeus, Olimpos Tanrıları denen yeni bir tanrı hanedanı kurdu. Sonradan, Olimpos Tanrıları ile Titanlar arasında bazı savaşlar oldu. Prometheus, Titanların çocuğudur.
Bu büyük kahramanın hüzünlü öyküsü Vikipedia’da şöyle anlatılıyor:
“Prometheus, kardeşleri gibi, tanrısal düzene kafa tutmuş, karşı çıkmış ne var ki öteki kardeşlerinden farklı olarak sonunda insanoğlunu yaratarak ve onlara ateşi vererek bu düzeni değiştirmeyi başarmıştır.
Olympos tanrılarının kuvvet ve kudretine karşılık, Prometheus’ta kurnazlık ve zeka vardır. Titanların isyanları sırasında tarafsızlığını korumuş ve başkaldırmamış bir Titan oğlu olarak Zeus’un gözüne girmeyi başarmıştı. Zeus onu Olympos’taki ölümsüzlerin arasına aldı. Oysa o Zeus ve arkadaşlarına karşı kin besliyordu. Dedelerinin öcünü almak için, kendi gözyaşıyla yoğurduğu balçıktan ilk insanı yarattı. Sonra onun acizliğine acıyarak, Hephaistos’un alevler saçan ocağından bir kıvılcım çaldı ve insanlara armağan etti. Bunun için Tanrı Zeus tarafından Kafkas Dağında zincire vurulmuş ve Prometheus Desmotes (zincire vurulmuş Prometheus) adıyla anılmıştır. Tanrılarca görevlendirilen bir kartal sürekli olarak, her gece yeniden oluşan karaciğerini kemirmektedir. Onu Kafkas dağının tepesindeki bu işkenceden Zeus’un oğlu yarı tanrı, ölümlü Herakles (Herkül) kurtarır. Prometheus; “Zeus tahtından düşmedikçe benim işkencelerimin sonu yoktur” der, böylelikle insanlığa özgürlüğün yolunu göstermiş olur.
Zincire vurulmasındaki asıl neden Zeus’un ondan korkuyor olmasıdır. Geleceği görme yetisi olan bir titan’dır ve bu yetisini kullanarak Zeus’un Kronos’u tahttan indirmesine yardımcı olmuştur. Gelecekte de Prometheus’un bu özelliğini kendisinin tahttan düşürülmesi için de kullanacağından korkan Zeus, Prometheus’un ateşi (bilgiyi) çalarak insanlara vermesi ile ondan kurtulmak için gerekli fırsatı elde etmiştir. Bu işkence 30.000 yıl sürmek üzere planlanmıştı, fakat Herkül’ün onu serbest bırakmasıyla Prometheus kendisinin karaciğerini her gün yiyen kartalı buldu ve öç olarak  kartalın karaciğerini yedi. Zeus bu şekilde cezasını sonlandıran Prometheus’u affetti ve tekrar ölümsüzler arasına aldı.”

İnsanın Yaratılışı

Prometheus’un hikayesini bir de Ayşe Kilimci‘nin kaleminden dinleyelim. Aşağıdaki pasaj Olimpos’ta Bir Kuş Var adlı kitabından alıntıdır:
“Mitolojiye göre Prometheus, ilk insanı balçıktan yaratmıştı… Ama bu balçık su ile değil, gözyaşı ile yoğrulmuştur. Ama insan doğanın en güçsüzüdür: Çıplaktır, korunaksızdır, güçlü pençeleri, ısıtan kürkü, kanadı, hortumu, hızlı koşan çevik ve güçlü bacakları, zehri yok­tur. Doğduğunda acılar, yetersizlikler ve giderilmesi gereken ihtiyaçlar yakasına yapışır. Bitki yer, yapraklarla örtünür. Gün ışığının yararından habersiz, mağaralarda gizlenir.
Henüz iki ayak üstünde bile yürüyemez, dört ayaklıdır. Pro­metheus, yarattığı bu insana acımış ve onu daha iyi yaşatabilmek, koruyabilmek için ateşi kullanmayı, toprağı sürmeyi ve alet yapabilmesi için de madeni işlemeyi öğretmek istemiş.
Prometheus içi oyuk, ama tutuşabilen bir özü olan şeytantersi ağacının dalını alıp Lemnos Adası’na gitmiş. Hephaistos’un alev fışkırtan ocağından bir kıvılcım çalıp dalın içine saklayarak insanoğluna götürmüş. İnsanlar ateş sayesinde yiyeceklerini pişirmeyi, ısınmayı, karanlığı aydınlatmayı öğrenmişler. Ama kerameti kendilerinden bilip tanrıya kafa tutmuşlar… Gizlice habersiz ateşi çalarak insanoğluna götürdüğü, böylece onu şımarttığı için Tanrı Zeus, Prometheus’a çok kızmış. Hephaistos’tan onu Kafkas Dağları’na çıkarmasını istemiş. İlk demirci Hephaistos da zorunlu olarak Zeus’un buyruğunu yerine getirmiş…
Zeus, Prometheus’u yalçın kayalara bağlatıp karaciğerini kartallara yedirmiş. Prometheus’un çilesi tam bin yıl sürmüş, sonra affedilmiş. Ateşi biz kullanmışız, ama diyetini o ödemiş…
Mitolojiye göre Prometheus, heykeltıraşmış da. Hem insan hem hayvan heykelleri yapmış, sonra bunlara can vermiş. İnsanoğlunun kimi kusurlarını da ondan bilirler.
Söz gelimi bir gün atölyesinde çalışırken kol, bacak, baş ve kalplerden oluşturduğu küçük heykelleri rafa diziyormuş.
O sırada Şarap Tanrısı Dionysos (Dionisos) gelmiş. “Ne çok çalıştın, yorulmuş olmalısın. Hadi gidip gezelim, eğlenelim.” diyerek onu gezmeye götürmüş. Birazcık şarap içmişler ve Prometheus çakırkeyif olmuş. Bu yüzden çalışırken bazı yanlışlar yapmış. Oransız parçaları bitiştirmiş, uyumsuz bedenler yapmış… İnsanlardaki kimi kusurlar bu yüzdenmiş.”

Pandora ve Kadının Yaratılışı

Prometheus hakkında başka bir önemli hikaye de Pandora‘yla ilgili…
Prometheus’un insanı yaratmasına öfkelenen Zeus, sadece erkeklerden oluşan insanların huzurunu bozmak ister. Bu amaçla balçıktan ilk kadını yaratır ve onu Prometheus’un kardeşi Epimetheus‘a armağan eder. (Pandora ismi de buradan geliyor. Tanrı armağanı…) Prometheus, kardeşini Zeus’tan gelecek hiç bir şeyi kabul etmemesi konusunda uyarmıştır, ama Epimetheus onu dinlemez ve Pandora’yla evlenir.
Zeus, Pandora’ya bir kutu (ya da çömlek) vermiş ve asla açmamasını söylemiştir. Bu noktadan sonra söylenceler bazı değişiklikler gösteriyor, ama hepsinde de Pandora merak duygusuna yenik düşüyor ve kutuyu açıyor. Böylece kutuya hapsedilmiş olan kötülükler evrene yayılıyor. Artık dünyada huzur kalmıyor. Ancak, son anda aklı başına gelen Pandora, kutuyu kapatır. Kutuda tek bir şey kalmıştır: Umut.
Hikaye dünyadaki kötülüklerle baş etmek için umudun gerekli olduğunu mu anlatır?

Deukalion ve Tufan

Ancak, Zeus’un Prometheus’a olan öfkesi dinmemiştir. Onun yarattığı insanları yok etmeye karalıdır. Bu amaçla dünyaya büyük bir tufan gönderir. Ancak, ya önceden Prometheus tarafından uyarıldıkları için, ya da dürüstlüklerinden dolayı, Prometheus’un oğlu ve karısı bu tufandan haberdar edilirler. Büyük bir kayık yaparlar ve dokuz gün süren tufandan sağ kurtulmayı başarırlar. Tufan sonunda Yunanistan Teselya’da bir dağa otururlar. Ancak dünyada yapayalnız kalmışlardır. Zeus merhamete gelir ve taşları alarak, arkalarına atmalarını söyler. Taşlar insana dönüşür ve böylece insan soyu yeniden türemiş olur. Gelgelelim, bu yeni insanlar bu kez balçıktan değil, taştan yaratılmıştır.

Sonuç

Prometheus ve insanın yaradılışı mitinin İncil’deki Adem ve Havva hikayesini ve Nuh Tufanı‘nı anlatan ve Eski Ahit‘in (Tevrat) ilk bölümü olan Genesis (Tekvin, Türeyiş) ile olan benzerliğine dikkat edin. Ancak, burada tabi çok katmanlı bir yaradılış süreci var. Ama balçıktan yaratma, tanrı buyruğuna karşı gelme, büyüklenme, cezalandırma (cennetten kovulma/çıkarılma) gibi unsurlar benzer…
Öte taraftan Pandora’nın, yüce tanrının (Zeus) koyduğu yasağı dinlemeyerek günah işlemesi de benzerdir.
Prometheus izleği, bir çok eserde arketip olarak kullanılmış ve kullanılagelmektedir. En son örneğini Ridley Scott‘un Prometheus filminde görüyoruz.
Kaynaklar:
  1. Vikipedia, Prometheus
  2. Olimpos’ta Bir Kuş Var, Ayşe Kilimci
Kapak Görseli: Jose A. Fadul
http://www.bilimkurgukulubu.com/genel/prometheus/


Yayınlar hakkında görüş ve düşüncelerinizi yorum olarak yazabilir, bloğumu takibe alabilir, mail listemize kaydolabilirsiniz. Beğendiğiniz yazıları sosyal sitelerde paylaşarak dostlarınızı haberdar edebilirsiniz. Geldiğiniz için teşekkürler.

“Türk” Adının İlk Ortaya Çıkışı, Anlamı Ve Yayılışı



Türkler, adeta gökten bir yere durmaksızın indirilen veya yeraltından kaynayan ve durmaksızın beslenen bir unsur olarak durmadan başka sahalara akmışlar, göçmüşler ve yerleşmişlerdir. 
En eski topluluklardan olan Türk topluluğunu en iyi özetleyen cümlelerden biridir bu. Tarih içerisinde zaman zaman göç eden Türkler, çeşitli coğrafyalarda bulunmuşlardır. Bu göçler ve yerleşmeler sonucunda ise bulundukları coğrafyaları etkilemiş ve etkilenmişlerdir. Bu etkileşimler sonucunda da “Türk” adı topluluktan topluluğa, coğrafyadan coğrafyaya farklılık göstermiş, farklı anlamlar almış ve bu anlamlar o toplulukların Türk’e bakış açısını göstermiştir. Türk toplumunun tarih içerisinde birçok coğrafyada bulunması, bu adın yayılmasını ve toplumlar arasındaki bilinirliğini arttırmıştır. En eski yazılı kaynaklardan kutsal kitaplardaki rivayetlere kadar “Türk” adı ve anlamı araştırılmış, en az Türklerin yayıldıkları coğrafya kadar geniş bir bilgi alanı oluşturulmuştur.
1. “Türk” Adının Ortaya Çıkışı
Araştırmacılar, Türklerin çok eski bir millet oluşu nedeniyle “Türk’’ adının eski kaynaklarda aranması gerektiğini ve yaptıkları birçok çalışma olduğunu söylemişlerdir. Bugün anladığımız şekilde ‘’Türk’’ adı, ilk olarak siyasi bir isim olarak karşımıza çıkar. Buna göre, “Türk” adı ilk olarak Çin yıllığı Çou-Gu’da Göktürk birliğini göstermek üzere 542 yılında ve Batı Wei İmparatoru T’ai-tsu tarafından Göktürk şefi Bumin’e elçi gönderilmesi münasebetiyle de 545 yılında görünmektedir. Bundan evvelki devirlerde böyle bir kavim adına pek sarih olarak tesadüf etmediğimiz için, bazı yabancı alimler “Türk” sözünün mevcudiyetini bu tarihten itibaren başlatmaktadırlar.
‘’Türk’’ adı topluluk ismi olarak ilk defa Göktürk Yazıtları’nda kullanılmıştır. Yazıtlarda bu topluluğun adı, bazen “Türük budun” olarak zikredilmiştir. Burada üzerinde durmak istediğimiz bir konu var. Bugün kullandığımız “Gök” sözcüğü eskiden kullanışlı şekliyle ‘kök’ (kö:k) gök, gök rengi,mavi,boz anlamlarını verir. “Türk” renk yönleme sisteminde mavi doğuyu anlatır. Bu yüzden Köktürk “Doğu Türkleri” anlamına gelir. Burada Göktürklerle ilgili belirtebileceğimiz bir başka bilgi ise, o zamana kadar bir topluluk isminin siyasi isim olarak sadece Hun Devleti’nde kullanılmış olmasıdır. Türk kültürüne mensup ve Türkçe konuşan toplulukları ikinci defa “Türk” siyasi adı ile Göktürk devleti çatısı altında toplanmıştır.
1.1. ‘’Türk’’ Adının Anlamı ve Yayılışı
Göktürklerle birlikte kullanılmaya başlanan “Türk” adının yayılmasındaki birinci etken, Türklerin çevrelerinde yaşayan topluluklarla mücadele etmesidir. Bu mücadelelerde zafer kazanması, farklı coğrafyalarda “Türk” adının yayılmasını ve bilinmesini sağlamıştır. “Türk” adının en geniş çapta yayılması ise Türklerin İslam dinini kabulünden sonra başlamıştır. Barthold, “Türk” adının yayılmasını, onu rastladıkları bütün Türk göçebelere ihsan ederek umumileştiren Müslüman yazarlara yükleyerek aktarır.
Bu yayılma sırasında “Türk” adının anlamını incelediğimizde, birçok araştırmacının “Türk” adına farklı anlamlar yüklediğini gördük. Belki de bunun nedeni, Türk topluluklarının zaman içerisinde birçok coğrafyada bulunması ve o coğrafyada bulunan topluluklarla ilişkilerinin sonucunda farklı anlamların ortaya çıkmasıdır. Çin ve Bizans kaynaklarına baktığımızda, “Türk” adının daha çok destani özelliklerle anlatılmasından dolayı buradaki anlamların ne kadar doğru olduğu şüphelidir. Ancak Macar tarihçi Vambery “Türk” adını ilk kez incelemiş, buna göre “Türk” adının Türkçede “türemek” manasında olan “türe- veya törü-“ den türemiş olup ‘yaratılmış mahluk’ manasına geldiğini söylemiştir. Bu kelime ilk önce “Törük” ,sonra “Türük” ve daha sonra da “ü” harfinin düşmesiyle birlikte “Türk” haline gelmiştir. Vambery’nin bu izahatı akıllara Göktürklerin Türeyiş Destanı’nı getirmekte, Ergenekon vadisinden çıkan bu toplulukla, Vambery’nin “Türk” adına yüklediği anlam arasında bir bağ olduğu söylenebilir.
Ziya Gökalp’e göre “Türk” adı “töreli, gelenekli” anlamına gelmektedir. Alman Türkolog F.W.K. Müller’ in Uygur metinlerinde tespit ettiği “Türk” kelimesi “kuvvetli, güçlü” anlamına gelmektedir. “Türk” kelimesinin, kavim adı olan “Türk” ile aynı olduğunu ilk defa A.V. Le Coq ileri sürmüş, Wilhelm Thomsen ve Gyula Nemeth bu görüşü kabul etmiştir. Ünlü Türk dilcisi Kaşgarlı Mahmut, “Türk” adının Türk milletine Tanrı tarafından verildiğini ve “olgunluk çağı” anlamına geldiğini söylemiştir. Aynı zamanda Kaşgarlı Mahmut’un eserinde “Türk” adı “vakit” anlamına gelen bir kelime olarak da karşımıza çıkar.
2. ‘’Türk’’ Adı ile İlgili Rivayetler
Türkler birçok milletin tarihini etkilemişler, destanlarına hatta efsanelerine girmeyi başarmışlardır. Birçok kavim ve millet “Türk” adına farklı rivayetlerle kendi kültürlerine göre farklı anlamlar vermiş ve farklı şekilde yazmışlardır.
İsrailiyat kaynaklarından olan Tevrat rivayetlerine göre, Türk Nuh’un neslindendir. Türk Nuh’un üç oğlundan Yafes’in torunu olarak kabul edilir, bazı kaynaklarda Türk’ün doğrudan doğruya Yafes’in oğlu olmamakla beraber onun neslinden olduğu da kabul edilen görüşler arasındadır.
En dikkat çekici rivayetlere ise Arap kaynaklarında rastlıyoruz. ‘’Türk’’ adı Çin’den sonra en eski olarak Arap kaynaklarında geçer. İslamiyet öncesi Arap kaynaklarında ilk olarak Cahiliye Devri şairlerinin divanında geçmektedir. Sahih olduğu bilinmemekle beraber İslam Peygamberinden rivayet edilen “Türkler size dokunmadıkça onlarla sulh içinde yaşayın.” hadisi de “Türk” adının geçtiği önemli bir rivayettir.
Diğer bir Arap kaynağında da, Türkler Yecüc-Mecüc seddinin arkasında terk edilmiş bir kavim olduğundan veyahutta Yafes’e düşen toprak sahasının insandan yoksun, terk edilmiş bir durumda olmasından dolayı Türklere “Terek” adı verilmiş ve zamanla “Türk” adının buradan geldiği kabul edilmiştir.
İslam kaynakları aynı zamanda İran rivayetlerini naklederken de “Türk” adından bahseder. Hükümdar Farüdün ülkesini üç oğlu Sarm, İrac ve Turac arasında bölüştürdü. Ortaya çıkan taht kavgalarında İrac diğer kardeşleri tarafından öldürüldü ve İrac’ın yerine geçen oğlu Manüçithra babasının intikamını almak için Türk ülkesine giderken Turac’ın neslinden Afrasyab ile karşılaştı ve savaştılar. Bu savaşlardan sonra iki ülke arasında sınır ok atarak belirlendi ve bir İranlı tarafından Teberistan’dan atılan bu ok “Ceyhun-Amu Derya Nehri” üzerine düşmesiyle bu nehir iki ülke arasında sınır sayıldı bundan böyle İran rivayetlerinde Türk ülkesinden “Turan”, Fars ülkesinden de “İran” tabirleri ile bahsedilmiştir.
Göktürk Yazıtlarında da “Türk” adı şöyle geçer:
“Türk milletinin, adı ve ünü yok olmasın diye, Babam Kağan’ı, Annem Hatun’u, yükselterek(tahta çıkarmış olan) Tanrı!”
3. Yabancı Kaynaklarda Geçen ‘’Türk’’ Adı
3.1. Roma Kaynakları
Türklerin mitolojisine mensup olan kurt sembolünün Etrüsklerde de görülmesi Türk-Etrüsk yakınlığını ortaya koyuyor. Bundan dolayı da “Etrüsk” adına da “Türk” adının yansımış olabileceği düşünülüyor. Roma kaynaklarında İç Asya ve Karadeniz’in kuzeyindeki kavramlarla ilgili bilgiler bulunmaktadır. Bazı coğrafyacılara göre bu alana Türklerinde dahil oldukları, bundan dolayı da bu kaynaklarda Türklerden de bahsettikleri düşünülüyor. “Pomponius Mela, Azak Denizi dolaylarındaki, Türklerden “Tyrcae” olarak söz eder.”
3.2. Eski Yunan Kaynakları
Yunan-Bizans tarihçileri doğudaki ve Karadeniz’in kuzeyindeki kavimlere genel ad olarak İskit demiştir. Türklerde “İskit” kavramına uzun bir süre dahil edilmiştir. İskitlerin özelliklerinde Türk özelliklerinin de görülmesi bu kavimlerin birbirlerini kültürel anlamda etkilediğini gösteriyor.
Yunan kaynaklarında Türkleri öğrenebilmek için en eski kaynaklara bakılması gerekiyor. Ana kaynak niteliği taşıyan Herodots’un eserinde “Türk” adını J.U.Hammer ve Avustralyalı bilgin Wilhelm Tomaschek araştırıyor. Hammer’ a göre Herodots’ un doğu kavimleri arasında söylediği Targitaların Türk olduğuna dair görüşleri vardır. Tomaschek ise Herodots’ un Tyrikae (Jyrkae) diye bahsettiği kavmi Türk olarak kabul etmiştir. “Türk” sözü K. Frak’a göre Herodots tarihinde sözü edilen Saka Türklerinin dillerine göre “Deniz kıyısında oturan adam” anlamına gelmektedir.
3.3. Hint Kaynakları
Hint kaynaklarında Türkler, Kuzey kavimleri arasında gösterilmiştir. M.Ö. binli yıllardan itibaren Hint alemi ile Kuzey kavimleri arasında bir ilişki mevcuttur. Hatta Hint kaynaklarında “Turukha (veya Turuşka)’lar ve Thrak’lar”, “Türk” adını taşıyan kavim sanılmışlardır.
3.4. Bizans Kaynakları
Bizans kaynaklarında “Türk” kelimesi “Turkos” şeklinde geçer. Bizans kaynakları; Göktürkleri, Sabirleri, Hazarları, Selçukluları, Mısır kölemenlerini ve Osmanlıları da “Türk” adı ile anmışlardır. Coğrafi ad olarak “Türkiye(Turkhia)” tabirine de ilk defa Bizans kaynaklarında rastlanır. Macarları da “Muntazam Türk” olarak adlandırırlar. Bizans kaynaklarında Hun yerine “Türk = Tourkoi” adınınolarak ilk defa 582 yılında ölen Agathisas tarafından söylendiği biliniyor. W.H. Haussing Türk’ün “kudretli, güçlü” olduğunu belirtir.
Bizans kaynaklarında dikkati çeken diğer bir hususta Türkleri Troyalıların neslinden saymalarıdır. XV. yüzyılda İstanbul’u fethederek intikam almış olduklarını öne sürerler. Tabi bu bilgi sağlam bir temele dayanmamaktadır.
3.5. Çin Kaynakları
Millet ve devlet adı olarak “Türk” kelimesi, Çin’ de Chou sülalesi (557-579) yıllığında görülmüştür. “Chou-shu’da Tu-kué’lerin (Türklerin) ataları, Kiungnu’ların kuzeyinde bulunan So- Devleti’nden gelmektedir.” “T’u-chue yani T’u-kue”, “Türk” kelimesinin Çincedeki telaffuzudur.
Çinliler Türk kelimesini kendi fonetiklerine göre ancak “T’u-kue” şeklinde yazabilmişlerdir. Bu kelime çift heceli olarak gözükmektedir. Buradan da “T’u-kue” kelimesinin “Türk” değil, “Türük” kelimesinin karşılığı olduğunu anlıyoruz.
Çin kaynakları “Türk” kelimesinin en eski çağlarını kaydetmişlerdir. Fakat Türkçeye uygun olmayan harf sistemleri nedeniyle, onun Türkçeye göre tam karşılığı bilginler tarafından tartışma konusudur. Fransızca imla ile E. Chavannes “Tou-kiou” , P. Elliot “T’u-kiue” Türkçe harflerle W. Eberhard “Tu-cue”, Çince imla ile P. A. Boodgers ve Bahaeddin Ögel “T’u-chüeh” olarak ifade etmişlerdir.
3.6. Macar Kaynakları
Macarlar ile Türklerin ilişkisi Hun devrine kadar gitmekte hatta erken devirlerde Macarlar bir Türk boyu kabul edilmektedir. Macarların dilinde Türk ismi iki heceli ve “Török” biçiminde ifade edilmiştir. Ancak bu adlandırma olağan kabul edilmelidir; çünkü Macarlar genellikle “ü” olan Türkçe sesleri “ö” olarak kendi dillerine mal etmişlerdir.
3.7. Soğd Kaynakları
İranlı bir kavim olarak kabul edilen Soğdlar Türklerle erken tarihlerden beri yakın ilişkiler kurmuşlardı. Onların bir kısmı ticarete yatkın bir kavim olarak, Orta Asya’da Türk boylarının bulunduğu bölgelerden geçerek Ötüken yöresine kadar gitmişlerdi. Göktürk devletinin kurulduğu yıllarda Soğdlar Göktürk devletinin hizmetinde bulunmuşlardır ve onların öteki devletlerle ilişkilerinde önemli yerleri olmuştur. Soğd dilinde yazılmış Türk ismi en eski tarihli belge olarak Bugut yazıtında geçmektedir. Göktürklerin ilk döneminden kalan bu yazıtta “Türk” ismi “Tr’wkt” Türkler diye çoğul halinde geçmektedir. Soğdçadaki “Tr’wk-‘Truk” telaffuzunu karşılamaktadır.
3.8. Rus Kaynakları
X-XI. yüzyılın etkilerini gösteren Rus kaynaklarında “Türk”, “Tork” veya “Torki” şekillerinde yazılmaktadır.
3.9. Tibet Kaynakları
Türklerin yaşadığı sahanın güneyinde kalan Tibet’in kaynakları, VIII. yüzyıldan sonra, değişik bir alfabe imkanı ile Türk adına ışık tutmaktadırlar. Son yıllarda gittikçe artan Tibet tetkikleri sayesinde “Türk” adının ilk zamanlardaki iki heceli olabilme özelliği elde edilmiştir. Tibetliler kuzey komşularını “Dru-gu” olarak yazmaktadırlar. Bunda Tibet alfabesinde “Türk” kelimesindeki son iki harfi olan “rk” yi yazmanın zorluğu etkili olmalıdır. Türklere batı ve güneyden temas eden kavimlerin verdikleri adlar, genellikle birbirine benzemektedir. Türklerin en yakın ilişkide oldukları Soğdlar, sonra Hoten-Sakaları ve nihayet daha uzaktaki Tibetliler dir. Tibetlilerin verdiği “Dru-gu”, erken devirlerdeki iki heceli “Türük” şeklini “Truk” da sonraki “Türk” yazılışının bir yankısı olabilir. Türgeşlerin ismi bu kaynaklarda “Dur-gyis” biçimde geçtiğinden, “Türk” de “Dur-gu/Dur-ku” biçimde yazılması gerekirdi diye düşünülebilir.
3.10. Hoten – Saka Kaynakları
Doğu Türkistan’da milat ve sonraki yüzyıllarda yaşayan ve İranlı (Tokhar) kabul edilen erken devir Hoten metinlerinde Türkler için “Ttruk” dendiği tespit edilmiştir. Daha geç zamanlarda ise “Tturka” şekli de bilinmektedir. Bu iki türün, yani “Truke” ve “Turke” benzeri ifadeler Soğdlar tarafından kabul edilmiş idi. Bu arada Hotencede sessiz harf ile biten yabancı kelimelerin sonuna “-e” getirilmesi yaygın imiş. Tibetçede de bunun “Truk” veya “Truka” da benzerlerini görüyoruz.
3.11. Ön Asya Kaynakları
En eski yazılı kaynaklarda “Türk” adıyla ilgili hatıralar bulunduğu zaman zaman iddia edilir. Bu arada, Ön Asya kavimlerinin en eskilerinden biri olan Sümerlerin de aslen, Türkistan sahasından geldikleri de belirtilir. Çünkü Sümer dili ve Türk dili arasında dikkate değer bağ ve yakınlık bulunmaktadır. Sümer, Akad, Hitit ve Urartularda “Türk” adını çağrıştıran özel adlar bulunmaktadır. “Turci”, “Turki” ve “Turukku” bunlar arasında en çok dikkati çekenlerdir. M.Ö. 3. ve 2. bin yıllarına ait bu kayıtların, doğrudan Türkleri kastettiğine dair bilim aleminde yaygın bir kabullenme bulunmamaktadır.
SONUÇ
“Türk” adı siyasi olarak ilk defa Çin yıllıklarında geçmektedir. Topluluk adı olarak ise Göktürk Kitabelerinde geçmiştir.
“Türk” adının yayılmasında hiç şüphesiz en önemli etken, Türklerin göçebe bir kavim oluşu ve çevrelerinde yaşayan topluluklarla mücadele etmeleridir. Türkler, İslam’ı kabul ederek büyük zaferler kazanmaya başlamışlardır. Bu da, “Türk” adının yayılmasında önemli bir etken olmuştur.
“Türk” adının anlamları değişiklik gösterebilir. “Türk” adını ilk kez inceleyen Vambery’e göre “Türk” adı “türemek” fiilinden gelmektedir. Ziya Gökalp ise “Türk” adına “töreli, gelenekli” anlamlarını vermiştir. Kaşgarlı Mahmud’a göre de “Türk” adı milletine Tanrı tarafından verilmiş olup “olgunluk çağı” anlamına gelmektedir.
“Türk” adıyla ilgili rivayetlerde birçok milletin kendilerine göre verdikleri anlamlar oldukça dikkat çekicidir. Tevrat Türk’ü Nuh’un torunu olarak kabul ederken, Araplar “Türk” adının terk edilmiş anlamında “Terek”ten geldiğini rivayet ederler.
Çeşitli telaffuz şekillerinden en dikkat çekicileri ise Bizans, Roma, Macar ve Soğd kaynaklarıdır. Bizans kaynaklarında “Turkos”, Roma kaynaklarında “Tyrcae”; Macar kaynaklarında “Török” ve Soğd kaynaklarında da “Tr’wk” olarak “Türk” adı karşımıza çıkar.
“Türk” adını her millet kendi kültür ve anlayışına göre aktardığı için, farklı telaffuz biçimleriyle ve çeşitli anlamlarla karşılaşırız. Yine de “Türk” adının birçok farklı kaynakta karşımıza çıkmasından anlıyoruz ki, Türkler hem siyasi hem askeri alanda, her devirde aktif rol oynayarak birçok milletin kültürüne ve tarihine girmeyi başarmıştır.
BİBLİYOGRAFYA
ANADOL, Cemal – ABBASLI, Nazile – ABBASOVA, Fazile, Türk Kültür Ve Medeniyeti, Türkiyem Dergisi Yayınları.
BAYKARA, Tuncer, Türk Adının Anlamı, Atatürk Kültür Merkezi Başkanlığı Yayınları, Ankara 1998.
—————————, Türk, Türklük ve Türkler, IQ Kültür ve Sanat Yayıncılık, Ankara 2006.
ERCİLASUN, Ahmet Bican, Başlangıçtan Yirminci Yüzyıla Türk Dili Tarihi, Akçağ Yayınları, Ankara 2004.
GOLDEN, Peter, Türk Halkları Tarihine Giriş, “Orta Çağ ve Yeni Çağ’ da Avrasya ve Ortadoğu’ da Etnik Yapı ve Devlet Oluşumu”, çev. Osman Karatay, Karam Yayınları, Çorum 2006, s. 126-128.
HUNKAN, Ömer Soner, Orta Asya’ da X ve XIII. Yüzyıllarda Türk Adı Üzerine Bazı Kaynaklar, Hacettepe Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Dergisi Sayı 2, Ankara 2005.
KAFESOĞLU, İbrahim, “Tarihte Türk Adı”, Türkler C.1, -ed. H.Celal Güzel, Kemal Çiçek, Salim Koca.- Yeni Türkiye Yayınları, Ankara 2006, s.308-318.
——————————, Türk Milli Kültürü, Ötüken Yayınları, İstanbul 1997.
KAŞGARLI MAHMUD, Divanü Lugat’it – Türk, yaz. Besim Atalay, Alaeddin Kıral Basımevi, Ankara 1943, s. 674.
KOCA, Salim, Tarihte Türk Adı, Türk Yurdu Dergisi Sayı 308, Nisan 2013.
ORKUN, Hüseyin Namık, Türk Sözünün Aslı, TDK Yayınları, Ankara 2004.
ÖGEL, Bahaeddin, Türk Kültürünün Gelişme Çağları, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı Yayınları, İstanbul 1980.
SİNOR, Denis, “(Kök) Türk İmparatorluğunun Kuruluşu ve Yıkılışı”, Erken İç Asya Tarihi, çev. Talat Tekin, İletişim yayınları, İstanbul 2002.


Yayınlar hakkında görüş ve düşüncelerinizi yorum olarak yazabilir, bloğumu takibe alabilir, mail listemize kaydolabilirsiniz. Beğendiğiniz yazıları sosyal sitelerde paylaşarak dostlarınızı haberdar edebilirsiniz. Geldiğiniz için teşekkürler.