Son Gönderiler:

Abone Olun

Lütfen, mail adresinizi yazın:

mail doğrulama gerektirmektedir. Kaydol tuşuna tıkladıktan sonra mailinize onay maili gelecektir, mail içindeki doğrulama linkine tıklamanız yeterli olacaktır.


Google+ Followers

Cumartesi, Mayıs 27, 2017

Egolarınıza Sahip Çıkınız



Egonun sınırlı bir gerçekliği vardır ve sadece kendi bakış açısını, kendi yaratmış olduğu dünyasını ve hatta kendi sevme şeklini kabul eder. Arkadaşlarımız, işyerindeki ortamımız ya da romantik bir ilişki ile ilgili olsun, egodan daha yıkıcı ve zararlı bir duygu bulabilmek neredeyse imkansızdır.
Ego, her şeyin kendi istediği gibi olmasını ister; dünya ona göre dönmeli, hayat onun değer yargılarına göre akmalıdır. Beklenmedik ya da kendiliğinden oluşan koşulları, kontrolü dışında meydana gelen olayları veya birinin kendi özgür iradesini ortaya çıkartmasını hiç sevmez.
Birini tüm kalbimizle sevebilmek için, egoyu hayatımızdan çıkarmalıyız. Bu sayede, insanlar bizi gönüllerince sevebilir, bizim istediğimiz şekilde değil kendi özgür iradelerine göre hareket edebilirler. Kendiliğinden oluşan ve tüm kalbimizle sunduğumuz sevginin, aşkın en saf ve tam hali olduğu şüphe getirmez bir gerçektir.

Ego maskesinin altından ne gizli?

İlk bakışta takdire şayan erdemler sergileyen insanlarla bir ilişkiye başlamak gayet normal bir durumdur. O kişinin yanında güvende hissetmek, bir duruş ya da bir bakış, kendine dair özgüvenin belli olması ve hatta koruyucu yaklaşım gibi özellikler ilk başlarda başımızı döndürebilir.
Bununla birlikte, bu ilk başlarda cezbedici konumdaki koruyucu yaklaşım zaman içinde bir saplantı haline gelip kontrol etme dürtüsüne dönüşebilir. Yani, ilk başlarda korumacılık olarak algıladığımız durum aslında, ‘koruyucu’da oluşan, kontrolü kaybetme ve zayıflıkların ortaya çıkma korkusudur.
Büyük egolu insanlar, her şeyden önce, başkaları ve özellikle de partnerleri tarafından kabul görmeyi isterler, çünkü kendilerini olduğu gibi kabul etme yetileri yoktur. Bunun nedeni de, hayatta kalabilmek için egoları ile örtbas etmeye çalıştıkları korkularıdır.
Gerçekte, sevdiğimiz kişinin egosunu söküp atmak hiç de kolay değildir. Bir kere durumun farkına varınca, ya da hayran olduğumuz özelliklerinin aslında iki ucu keskin bir bıçak olduğunu ve bize kabul ettirmek için kendileri adına beklentiler yaratırken, aslında egolarını bir kalkan olarak kullandıklarını öğrendiğimizde, şundan emin olabiliriz: bu tür insanların, bu şekilde davranarak yapabildikleri tek şey, toyluklarını gizleyebilmek adına, baskın bir karakter süsü takınarak ve sağlıksız bağlılık göstergesi ile içlerindeki boşluğu doldurmaya çalışmaktır.

Egonun bin bir yüzü

Egonun birçok yüzü vardır ve bunlardan bazılarını zaten biliyorsunuzdur:
  • Mağduriyeti bir silah olarak kullanmak.
  • Başkalarını düşünmeden, yaptıkları, söyledikleri ve ifade ettikleri her şey için kabul görmeyi istemek.
  • Egolarını tatmin etmek adına size çile çektirmek.
  • Kendilerinin yarattığı sorunlar ve ya durumlar için başkalarını sorumlu tutmak.
  • Oluruna bırakmayı, yeni şeyler denemeyi veya rutinden sapmayı reddetmek.
  • Kendi yaşam alanınızda, kendi hobilerinizin tadını çıkarmaya izin vermemek.
  • Kişisel gelişiminizi engellemek.

Egoyu yok etmeyi öğrenmek

Egonun bizi olgunlaşmış bir sevgiden mahrum bıraktığını görmeliyiz. Olgunlaşmış bir sevgi, sevdiğimiz insana, tüm kalbimizle ve özgürce sunulur. Yani, ortak paydamızdaki sevginin üstüne titrerken, birbirimizin hayatlarına da saygı duyabiliriz.
Partneriniz bir ego abidesi ise, ilişkinin en başında sınırlar koyar, sevginin biri insanın içindeki boşluğu dolduramayacağı fikri ile hareket eder. Aksine sevgi insana sınırlar çizmez; onu tamamlar ve kişiliğinin oluşmasına yardım eder.
Egomuzun kendi yapmak istediği şeylerden vazgeçip, olduğu gibi yaşamaya başlamalıyız. İşte o zaman, hiçbir şeye bağlı olmayan bir özgürlüğü, herkesin kendinden sorumlu olduğu, ortak bir paydada buluşabildiği sevgiye dair farkındalığımızın farkına varabiliriz.
Birçoğumuzun, duygusal açıdan biraz egoist olduğunu kabul edelim. Ama her şey de ayarında güzeldir. Eğer egoyu kendi kafasına göre hareket edecek şekilde bırakırsak, hayatın gerçekleri yerine, egonun yarattığı sahte ihtiyaçları ve olumsuzlukları görürüz.
Görseller: Benjamin Lacombe ve Toon Herlz tarafından oluşturulmuştur.


Yayınlar hakkında görüş ve düşüncelerinizi yorum olarak yazabilir, bloğumu takibe alabilir, mail listemize kaydolabilirsiniz. Beğendiğiniz yazıları sosyal sitelerde paylaşarak dostlarınızı haberdar edebilirsiniz. Geldiğiniz için teşekkürler.

Perşembe, Mayıs 25, 2017

SİZDEN BİZDEN HEPİMİZDEN...



Susuşlar eğer ebleh ise, karanlığa maya çalmaktan öte değildir sarhoşluk.
"Aslında hep bir arada kalmışlık çağı. Ne çok yoksul, ne çok umutsuz, ne çok aç, ne çok çirkin... Hepsinden biraz, hepsinden ortaya karışık... Yani tam değilsin hiçbir zaman. Araftasın, bu yüzyılın laneti tam olarak bu... Özgür olduğunu varsaydığın an, tak demirler sarıyor çevreni. Uzun, siyah demirler... Sonra içini dolduruyor üçüncü tekil şahıslar, bir sürü zevk nesnesi ile. Uzun, siyah demirleri görmüyorsun bile. Zamanın geçiyor, akıyor zaman. Ara ara sıkılıyorsun, o zaman da rengarenk haplar var, beyaz üniformalı insanların elinden midene ve oradan da beynine. Mutsuzluk yok edilmesi gereken bir hastalık gibi. Öyle öğrendik en azından. Çünkü mutsuzlardı en büyük asiler ve tedavi edilmesi gereken salt içindeki minicik isyan fısıltısı. Tam değilsin, ama en azından mutsuz da değilsin. İşte sana züğürt tesellisi. Yaşasın tüm legal ve illegal uyuşturucular!"
Sahi, sarhoşluk neydi? Bir insanın iç dünyasına giden yollarda sayısız girdap bulursun. Kendi girdaplarında kaybolmuş birisine dokunmak, onunla, o girdapların birinde yitmek anlamını taşır. Her insan ayrı dünyadır ama her dünyanın içinde binlerce patlamaya hazır volkan vardır.
Çağın hastalığıdır yalnızlık ve susmak. Tedavi edilesi ya da tedavisi umulası. Kim diyebilir ki, sonsuz mutluluğun kapısındayım? Online ilişkiler, tensel ilişkilerin yerini aldığından beri hamile kalma tehlikesi kalmadı. Kendi karanlık odalarımızda, milyonlarca kişiyle yarattığımız daha karanlık yalnızlıklara yelken açıyoruz.
Köprü altları parselleniyor kanunsuzca. Aslında zaten parsellenmişti sokak hayvanlarınca, İspanyolların Amerika yerlilerine yaptığını yapıyoruz; sokak hayvanlarının yerlerini, yurtlarını hunharca işgal ediyoruz. Sonra... Sonra işkence.
Kendimizi asıyoruz üç dal cigaradan yapılmış darağaçlarına. Cesetlerimiz yıldız ışıklarında duman duman kayboluyor. Sen misin kafayı bulan?
Tam da burada, geceleyebileceğin bir ten bulursan şanslısın, yoksa vay haline...şiiradamı



Yayınlar hakkında görüş ve düşüncelerinizi yorum olarak yazabilir, bloğumu takibe alabilir, mail listemize kaydolabilirsiniz. Beğendiğiniz yazıları sosyal sitelerde paylaşarak dostlarınızı haberdar edebilirsiniz. Geldiğiniz için teşekkürler.

TÜKETİYORUZ TÜKENİYORUZ





Öyle çoğalmış ki içimde yazıya dökülmek isteyen tortular.
Bir tek kelimelerle barış imzalayamadım. Hepsi birden saldırıyor, sonra bir bakıyorum ortalık süt liman, bir tek sözcük dahi bulamıyorum.
Hayatın yansısı kağıda dökülen sözcükler. İzlek tarumar oluyor. Bencilce "ben" demek gelmiyor içimden. İçselleştirilmiş onca olay varken, yazmada zorlanmak, on haneli şifreyi çözmek kadar zor geliyor.
Yaşadığımız çağın vebası ışık hızında tüketmek; sonunu düşünmeden, öncesine bakmadan; yiyecek, içecek, ilişkiler, insanlar, günler, eşyalar, mekanlar ve en önemlisi zaman; sürekli tüketiyoruz. "ben" sarmalının içinde, şirin olmasakta kocaman ağızlarıyla güzelsin diyen yalakaların avına yakalanıp, id'imizin gayya çukurunda kayboluyoruz.
Tükettiklerimizi farketmeden yaşarken ne kadar çok yalnızlaştığımızı çok geç farkediyoruz. En kötüsü de kahve fincanının bireyselliğinde burnumuza tütüyor bu yalnızlık, "hani kırk yıllık bir şeyler vardı?"
Oturup düşünme zamanlarımız geçiyor; arkamızdan devasa bir nesil geliyor. Gelen nesil, defter yaprakları kadar boş; işe yarar ama nasıl kullanacağımızı, dolduracağımızı, şekillendireceğimizi bilmediğimiz için onlarında iler tutar yanları yok. Şikayetçi gene biziz "bu gelen nesil ne olacak?"
Toprak bile ona verdiğiniz sürece size veriyor, biz hayata ne veriyoruz ki ne bekliyoruz? Sürekli bir tüketme açlığına kapılmış hayvan gibi ne bulursak eskitip bir kenara atıyoruz. Beyinlerimiz bomboş. 5 saniye öncesini hatırlamakta zorlanıyoruz. Bize dayatılan zamanı, olayları tüketme-unutma algısı altında, beyinlerimiz öylesine tembelleşti ki; bu tembellik, otladıktan sonra öğlen güneşinde söğüt gölgesinde uyuyan koyunlara çevirdi hepimizi.
Bizler böyle değildik. Topaçlarımızla, uçurmalarımızla, eski dostlarımızla geçmişi o kadar sağlam yapardık ki, geleceğimiz de o denli sağlam olurdu. Şapkayı önümüze koyup düşünme vaktidir. Güzel bir gelecek için, güzel bir geçmiş bırakmak zorundayız...şiiradamı


Yayınlar hakkında görüş ve düşüncelerinizi yorum olarak yazabilir, bloğumu takibe alabilir, mail listemize kaydolabilirsiniz. Beğendiğiniz yazıları sosyal sitelerde paylaşarak dostlarınızı haberdar edebilirsiniz. Geldiğiniz için teşekkürler.

Salı, Mayıs 23, 2017

Öğretici Metinler






Öğretici metinler, bilgi ve haber vermek, ikna etmek, kanıları değiştirmek, uyarmak, düşündürmek, yönlendirmek, tanıtmak gibi amaçlarla yazılan metinlerdir.


Öğretici Metinlerin Özellikleri
Açıklamak, bilgi vermek, öğretmek amacıyla yazılır.
Günlük yaşantılar, tarihî olaylar ve bilimsel gerçekler ele alınır.
Konuyla ilgili duygu ve düşünceler kısa ve kesin ifadelerle dile getirilir.
Dil, daha çok, göndergesel işlevde kullanılır.
Söz sanatlarına, kelimelerin mecaz ve soyut anlamlarına pek yer verilmez.
Verilen bilgiler, yapılan açıklamalar örneklerle, tanımlarla pekiştirilir.
Daha çok ansiklopedilerde, bilimsel kitaplarda ve ders kitaplarında kullanılır.
Gereksiz söz tekrarına, ses akışını bozan, söylenmesi güç sesler ve kelimelere yer verilmez.
A. TARİHİ METİNLER

B. FELSEFİ METİNLER

C. BİLİMSEL METİNLER

D. GAZETE ÇEVRESİNDE GELİŞEN METİN TÜRLERİ
Makale
Fıkra
Deneme
Eleştiri
Sohbet
Röportaj
Haber Yazıları
E. KİŞİSEL HAYATI KONU ALAN METİN TÜRLERİ
Hatıra (Anı)

Gezi Yazısı (Seyahatname)

Biyografi (Yaşam Öyküsü)

Otobiyografi (Öz Yaşam Öyküsü)

Mektup

Günlük (Günce)




Yayınlar hakkında görüş ve düşüncelerinizi yorum olarak yazabilir, bloğumu takibe alabilir, mail listemize kaydolabilirsiniz. Beğendiğiniz yazıları sosyal sitelerde paylaşarak dostlarınızı haberdar edebilirsiniz. Geldiğiniz için teşekkürler.

Pazartesi, Mayıs 15, 2017

Yazıdan Öyküye Sevişme Rutini



Uzun yolun yorgunluğunu kirpiklerine kadar hisseden adam, karanlığın uyuşukluğunda rastladı pamuk helva dudaklı kadına. Karanlığı yarıp geçen bakışları vardı zeytin karası gözlerinden yayılan. Dağılmıştı adam, hedefi olmayan yolculuklara mahkumiyetinden.
Titreyen dudaklarıyla:
"Bütün köylerden sürgün edilmiş bir yalnızlığım. Adımla müsemma, herkes ırağında istiyor beni. Dur durak bilmeyen bir yolculuğun öznesiyim. Bırak bari gözlerinde kalayım; ezelden ebede tut ellerimden yalnız sende kalayım kimsede kalmadığım kadar; kimse olmadığım kadar sen olayım."

İçsel bir intiharın şerbetini yudumlayan kadın ürktü. Kocaman gözlerinde kaç dünya helak olmuştu kimbilir. Kendisi de bilmiyordu zira, her ölümden canlı çıkan tek kendisiydi. Soğuk bir titreme yayıldı bedenine. Neden sonra karşısındaki adamın en sıcak noktasını yakaladı. Belirsiz bir huzur yayıldı yüzüne. Gergin dudakları gevşedi, titremeleri son buldu, gece artık onun battaniyesiydi. Daha derin baktı adama ve:
"Bulutlar iç içe geçmiş gözlerinde. Dokunsam yağacak gibisin. Dokunsan yanacak gibiyim. Halka halka ateş geçmiş kalbime. Durduk yere uçacak yaprak, sudan korkan toz gibiyiz. Bu yüzden engel oluyorsun yağmura. Çamur olursak nasıl arınırız sevgilim? Bunun için de daha çok yağman gerekmez mi? Öyleyse yağmurlar hiç dinmeyecek. Sus pus olmuş, günah işlemiş gibi duruyorsun. Öpsem, günaha ortak olacak gibiyim. Kelimelerim deprem gibi. Evler başıma yıkılmış, yapısı sağlam değilmiş aklımın. Dünyam sen geldikten sonra gezegen olmaktan çıktı. Dünyam okula yeni başlayan öğrenci gibi aptallaştı. Dünyam vajina gibi içine aldı seni. Dünyamı insanlaştırdın sevgilim."

Yorgunluğunu unuttu adam. Limansızlığından savrulduğu badirelerin yaraları hızla kapanmaya başladı sanki. Düşünmemenin serinliği ve rahatlığı sarıp sarmalamaya başlamıştı ruhunu. Durdu, baktı, dudağını ısırdı. Sonra avuçlarını gösterdi kadına; "sonsuzluğun sonu sen olsan da geliyorum" yazıyordu sol avucunda; "beni yakan bir tek dudaklarındı" sağ avucundaydı. Kadın, adamın nasırlı ellerini tuttu ve yüzünü onların güvenli duruşlarına bıraktı.
"Yine de çok zor hayatımı toplayıp, birilerini çıkarıp, kapıları çarpmak. Matematiğim yetersiz kalıyor iki ayağı bir baş yürütürken. Tek başına dans etmek gibi düzenlemeye çalıştıklarım. Dosya dosya rafa kaldırırken geçmişimi, akan ter kasığımdan iniyor aşağı. Ben artık tek başıma dans etmek istemiyorum. Porsiyonumu yarıya düşürmeliyim sevgilim. Neden seninle aynı yemeği yemiyoruz söylesene? Mesela rose içmiyoruz da neden iki ayrı kapının kilidini çeviriyoruz? Seni istiyorum iç içe bulut gözlerinden. Seni istiyorum kaldığın yerden. Seni istiyorum saate bakmadan. Seni istiyorum flu acılarından. Seni istiyorum aynadaki buharımdan. Seni istiyorum ısırdığım yerden kararan elmadan." Tıpkı elma gibi, seni dişlerimin arasında kabuğunu soymadan istiyorum sevgilim. Çekirdeğine kadar gez damağımda sevgilim." 

Çocukluğuna gitti, sonra gençliğine. Geride kalmış anıları saldırıyordu beynine; göz pınarlarının doluluğunda sarhoşluk yaşıyordu sanki. Bütün acılarının merhemi ete, kemiğe, kana bürünüp karşısına dikilmişti. Avuçlarını, avuçlarına teslim etti. Yitirdiği cennetin vahası gibiydiler. Duraksamadan sevmek ve sevişmek arzusu tütüyordu her yanında. Boşalmalıydı, defalarca, durmadan, bir nehir gibi akmalıydı adama.
"Mum gibi eritip, soğuyunca yeniden yak beni. Yok olana kadar ben, benden yok olma. Zamanı dilimiyle değil bütünüyle yaşayalım seninle. Ben senin vücudunda coğrafi keşiflere başlarken sen içimdeki saltanatları kaldır kalbime yerleştir cumhuriyetini. Ünlemli bakışların ile dönsün başım. Bayılırken kucağına, bana ilk yardımı dudakların yapsın. Kokun burnumun ucunda soluğum ile karışırken, boynundan öpüşlerimi sev... Ellerin kavradığında belimi içimde kurumaz nehirler ol."

Adam sadece sustu; şartsız bir teslimiyetle, bir daha kovulmayacağı bir sol taraf bulmuştu. 

Kızarmış yanaklarının alları dudaklarına bulaşan kadın, bütün şehvetini ortaya sermek istedi. Öylesine ki kasıklarından bütün bedenine yayılan o anlatılmaz hazzın kıskancında yokoluncaya kadar durmamak. Vücut kimyalarının birbirine karışması gibi bedenlerininde karışmasını istiyordu. Bu hayatının son akşam yemeği olsa bile.
"Kirpiklerime uçmuş ılık nefesin. Göz kapağıma değiyorsun olur olmadık. Ellerimde sıcak tabak gibi dudak kenarların. Soframda taze umutlar, kasığa düşen yetim çocuk hayali, sırtımdan süzülen terli aşk, sınırsız hayal ve kanımızı çoğaltacak şifalı meyveler. Otur soframa sevgilim. Bu benim son akşam yemeğim."


http://yesimtekeblogspot.com adresindeki Son Akşam Yemeği yazısından alıntılanmıştır.


Yayınlar hakkında görüş ve düşüncelerinizi yorum olarak yazabilir, bloğumu takibe alabilir, mail listemize kaydolabilirsiniz. Beğendiğiniz yazıları sosyal sitelerde paylaşarak dostlarınızı haberdar edebilirsiniz. Geldiğiniz için teşekkürler.

Bir Adın Olmalıydı


Kırmızı papatyalar içinde bir kadın, gözleri kocaman ve ufacık yüreğime sığmaya çalışıyor. Şiirler okuyorum ona, o sonatlarla cevap veriyor. Kelimelerin bulanıklığında, pamuk şekerinden yapılma dudakları değiyor parmaklarıma. Bir ten yangını başlıyor, kavlıyor her yanı tenimin damla damla. Sonsuz bir iç çekiş, adının baş harfi.

Sokul koynuma cenneti içen kadın
bilmediğim sarhoşluğum
kaç kez kesildi kollarım
bilinmez kere yattım intihar düşlerine
anamın öğretmediği şeydin sen
meme uçlarında yaşam gibi ölüm

Kör tapınakların sunaklarında
tanrıyı ararken kokunda yittim
bir yılan oldum deliğine süzülen
ağzının orta yerinde figanlar
ellerinde titreme nöbetleri
kasıklarında sarhoşluğumun suyuyla

kendi karanlığımda kendimi içtim
bir tabloda görmüştüm, tatlı vahşeti
kadının kalbindeydi adamın dili
korkmadan seni düşündüm
bir duble rakıyla kan revan
aşk denilen habbenin beyhudeliği

insan iki parça yaradılırmış
aslında iki beden hepten tekmiş
her şeyin bir karşıtı olduğu gibi
aranırmış insan gelişinden gidişine
rastlamak için öbür biçimine
Kör gözlerimde gördüm beni sende

soyun cehennemini anadan üryan
tenim ruhum canım seni özler
kasıklarımın ateşi kasıklarında sönsün
ve sonsuzluğu doğuralım birlikte
bir şiir olsun dudaklarda yaralar
her sözde bir can alalım
her sözde bir can yaratalım. #şiiradamı


Yayınlar hakkında görüş ve düşüncelerinizi yorum olarak yazabilir, bloğumu takibe alabilir, mail listemize kaydolabilirsiniz. Beğendiğiniz yazıları sosyal sitelerde paylaşarak dostlarınızı haberdar edebilirsiniz. Geldiğiniz için teşekkürler.

Hala Çocuğum Ben



çocukça düşlerim vardı
ama hepsi düşüyordu
dibi delinmiş cepli pantolonumdan.
uçurtmalar asıyordum
gökyüzüne yıldızlar yerine
en kocamanında gülücük
oluyordu annem.
öylesine güzel ve mutluydum ki
uyursam büyü bozulacak sanırdım.
Onların altında çevirirdim çemberimi
ne güzel günlerdi onlar
ne hasretle ne hasletle
hatırlarım çocuksuluğumu
düşen düşlerimi toplarken yerden
hala yıldız gibi uçurtmalarıma bakarım
saf çıkarsız gülümsemelerimle
çemberimi çeviririm aldırmadan
ayağıma takılan taşlara
hala çocuksun diyenlere inat
içimde kocaman sevgiyle
yaşayan bir çocuğum ben...#şiiradamı



Yayınlar hakkında görüş ve düşüncelerinizi yorum olarak yazabilir, bloğumu takibe alabilir, mail listemize kaydolabilirsiniz. Beğendiğiniz yazıları sosyal sitelerde paylaşarak dostlarınızı haberdar edebilirsiniz. Geldiğiniz için teşekkürler.